
Türkçe icinde Kırmızı Azap konusu , Ayfer TUNÇ'tan. <div align="center">KIRMIZI AZAP</div> Yazarımızın kafasında kaderlerimizin bir an önce yazılmasını bekleyen, üç hikaye kişisiydik. Noter, Delikanlı ve ben. He-nüz yazılmadığımız halde, aynı hikayenin kişileri olacağımızı belli belirsiz hissediyor, ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| Ayfer TUNÇ'tan. <div align="center">KIRMIZI AZAP</div> Yazarımızın kafasında kaderlerimizin bir an önce yazılmasını bekleyen, üç hikaye kişisiydik. Noter, Delikanlı ve ben. He-nüz yazılmadığımız halde, aynı hikayenin kişileri olacağımızı belli belirsiz hissediyor, yazarımızın aramızda kuracağı bağın nasıl bir şey olacağını tahmin etmeye çalışıyorduk. Ama ortada üçümüzü bir araya getirecek, yazılmış tek bir cümle bile yoktu. Bu yüzden bir türlü yakınlaşamıyor, birbirimizi uzaktan izlemekle yetiniyorduk. Henüz belli bir kurgusu olmayan hikayemiz, yazarımızın kafasında dönüp duruyordu. Ne olacağımız, ne yapacağımız hatta var olup olamayacağımız bile belli değildi. Aklından geçenler ile varlığımız arasında bir bağ kuracak kadar gelişmiş değildik. Kendi hakkımızda çok az şey biliyorduk. Hikaye kişilerinin gerçekdışı dünyasında, henüz yazılmamış kahramanlar olarak, başıboş dolanıyorduk sadece. Tedirgindik, kendimizi çok yalnız hissediyorduk. Yazarımız arada bir hikâyemizle ilgili olduğunu sandığı-mız ve bizi çok heyecanlandıran notlar alıyor, siyah mürekkepli dolmakalemiyle, müsvette kağıtlara hikayenin ilk cümlelerini karalıyor, sonra hepsini buruşturup atıyor, böylece bizi derin bir bilinmezliğe sürüklüyordu. Bizimle uzun boylu uğraştığı, vaktinin büyük bölümünü bizi var etmeye ayırdığı söylenemezdi. Gerçi Noter’le ara sıra meşgul oluyordu, ama Delikanlı ile beni çoğu zaman unutuyor, özellikle beni ilgilendirecek tek bir kelime bile yazmıyordu. O bir türlü beni kalemine almadık-ça, var olmaya dair ümitlerim de hızla eriyordu. Başka hikayelerin kişileriyle henüz samimi olmadığım için, bütün dikkatimi yazarımıza vermiştim. Varoluşumun onun ellerinde olduğunu bilmek bana tarifi zor, hoş bir duygu veriyor-du. Aramızda adeta tanrısal bir denge vardı. Yazarımızın haya-tını anlamlandıran ben ve diğer hikâye kişileriydik. Onun beni yaratması durumunda, ben de onun varoluşuna katkıda bulunacaktım. Yazar ile yazdığı kişi arasındaki bu ilişki, var olmak isteğimi şiddetle artırıyor, beni müthiş heyecanlandırıyordu. Yazarımızın hikayelerine çok uzun zaman harcadığını, yazmaya başlamadan önce hikâye kişilerini uzun süre kafasında taşıdığını ve hâlâ üzerinde çalıştığı, bitirilememiş hikâye kişile-ri olduğunu Eskici'den öğrendim. Eskici, yazarımızın yıllardır üzerinde çalıştığı bir hikayenin ana kişisiydi. Sürekli yazıldığı, halde bir türlü son şeklini alamıyor, ya da özellikle almıyordu. Hikayemizin yazılma sürecinde, en ümitsiz zamanlarımda, hep Eskici’nin güven veren varlığını hissettim. Noter, Delikanlı ve ben yazarımızın kafasında ayrı ayrı oluşmuştuk. Bu ne zaman ve nasıl başladı, bilmiyorum. Bir arada oturduğumuz bir sırada gözümün ucuyla ikisine de baktım ve aynı hikâyede var olacağımızı belli belirsiz hissettim. Başlangıcımız böyle sessiz, böyle soğuk ve mesafeli, hatta düşündürücü oldu. Ne olacaktık? Neler gelecekti başımıza? Nasıl bir varoluş içinde çoğalacaktık? Nasıl bir kişilikle girecektik hikâyemizi okuyacak olanların kafalarına? Onların hangi duygulanım dokunacak, hangi düşüncelerin doğmasına yol açacaktık? Hiçbir şey bilmiyor, hikâyemiz başla-madıkça endişeleniyorduk. Ya hiç var olamazsak korkusu sarıyordu her yanımızı. Yazarımız her sabah masasına geçtiğinde, taze ümitler doluyordu içimize. Hikâyemiz kafasında dönüp durdukça heyecanlanıyorduk. Bazen belirir gibi oluyorduk, tam varoluşumuza gülümsemeye hazırlanırken, yazarımız ka-lemi elinden bırakıyordu. Uzun, sıkıcı ve sessiz bekleyişimize kaldığımız yerden devam ediyorduk. Ancak bu durum fazla uzun sürmedi. Aynı hikâyenin kişi-leri olduğumuzu hissettiğimiz andan kısa bir süre sonra, Noter iyice belirginleşti. Delikanlı ile ben ihmal edilmiştik. Doğru dürüst yazıldığımız, hakkımızda iki kelime not alındığı bile yoktu. Yazarımızın ilgisizliği bizi birbirimize yakınlaştırdı. No-ter’den iyice uzaklaştırdı. Artık başka biriydi Noter. Henüz belirsiz olan kaderinin kendine oynayacağı oyundan endişe eden, ürkek adam gitmiş; yerine kuru bir dal kadar hissiz görünen, soğuk ve küstah ta-vırlı biri gelmişti. Endişelerimiz, duygularımız, beklentilerimiz ortak değildi artık. O, payına gösterişli bir başrol düşmüş bir oyuncu gibi kasılıyor, halinden memnun bir edayla gülümsüyordu. Gözlerine rahatsız edici bir bakış yerleşmişti. Bir de uy-kusuzluk hastalığına yakalanmıştı. Büyük gözleri hiç kapanmı-yor, gecenin en derin karanlığında bile, bizi acıklı bir yokoluşa götürecek lanetli bir saatin fosforu gibi parlıyordu. Uyuduğumuz anlarda bile onun varlığının kara bir gölge olarak iliklerimize işlediğini hissediyorduk. Yazarımız hep onun üzerinde çalışıyordu. Tutkularını, zaaflarını, alışkanlıklarını, garip arzularını, hatta yaşadığı mekanı bile tasarlamıştı. Yazarımızın aldığı notlara ve yazdığı bölümlere göre, şehrin epeyce dışında, önünden demiryolu geçen, ür-kütücü, büyük ve bakımsız bir evde tek basma yaşıyordu. Her sabah evinden çıkıp yürüyerek istasyona gidiyor, trene biniyor; akşamları da aynı yoldan dönüyordu. Henüz tamamen yazıl-mış olmamasına rağmen ilginç bir hikâye kişisi olacağı belliydi. Gece ve gündüz vücudunun kimyasını değiştiriyordu. Gün bo-yunca sıradan, herkes gibi bir insan olarak yaşıyor, hayatın bir yığın ayrıntısının yasalara uyumunu onaylıyor, koyu renkli ta-kım elbisesinin içindeyken işine aşırı titizleniyor, kurulmuş dü-zenin, sadakatle çalışan ve ömrü boyunca öyle kalacak bir parçası haline geliyordu. Ama güneş dağların arkasında kaybolup gecenin karanlığı yeryüzüne inince; ruhunun örselenmiş, hasta bir yanı onu esir alıyor ve böylece Noter sabaha kadar gözünü kırpmadan pencerenin önünde oturup, gündüzleri yasak bulduğu duyguların özlemiyle yanarak; derin ve hastalıklı yalnızlığının içinde, kendinden geçiyordu. Bu kadarı bile, diğer hikaye kişilerinin Noter’i konuşması için yeterli olmuştu. Fısıldaşıyorlar, onu işaret ediyorlar, biraz hayranlıkla, biraz da çekinerek çevresinde dört dönüyorlardı. Noter de durumunun farkındaydı. Bu yüzden giderek küstahlaşıyor, Delikanlı’ya ve bana hiç yüz vermiyor, bizi aşağılayan göz-lerle süzüyordu. Hikâyenin ana kişisi olacağından emin olduğu için, sadece yazarımızın daha önce yazmış olduğu hikâyelerin ana kişilerini konuşmaya değer buluyordu. Hızla değişmiş, kişiliğine ilişkin ayrıntılar belirginleştikçe, küstahlığı da artmıştı. Bu kadarla kalmadı. Üstün olduğu inancını çevresine öyle bir yaydı ki, bir hikâye kişisiyle konuşması bile, adeta bir lütuf haline geldi. Kişiler arasında ayırım yapmaya, bazılarını aşağılamaya başladı. Ama o böyle yaptıkça, yan kişiler iltifat dolu abartılı sözlerle etrafında pervane olmaya, ona gereğinden faz-la ilgi göstererek, yazarının yazdığı kadarıyla var olacak bir hi-kâye kişisini ilahlaştırmaya çalıştılar. Bu abartılı ilgi karşısında Noter, bizim gerçekdışı dünyamızda komik kaçacak kadar katılaştı. Oysa bizimki kuralsız, başıboş bir dünyaydı. Yazarımızın kafasındaki özgür alanda bütün doğa ve toplum yasalarından uzak yaşıyorduk. Noter ta-vırlarıyla, duruşuyla hikâye kişilerini etkiliyor, kayıtsız şartsız ona teslim olmamızı istediğini açıkça belli ediyordu. İktidarsız, çok renkli dünyamıza garip bir hiyerarşi getirdiği ortadaydı. Delikanlı ise kendi kaderinin belirsizliğinin derdine düşmüştü. Çevresiyle ilgisi hemen hemen hiç kalmamıştı. Uykusu bile te-dirgin ve korku doluydu. Var olamamak endişesi sinirlerini iyi-ce zayıflatmıştı. Eskici ve ben bütün bunların korkunçluğunun farkındaydık, ama elimizden bir şey gelmiyordu. Eskici’yle, Noter’in hızla belirginleştiği ve ümitsizliğimizin giderek arttığı sıralarda tanıştık. Sanki yazarımızın kafasının demirbaşıydı. Kaç yıldır onun kafasında yaşadığını, ana kişisi olduğu kaç hikâyeye başlandığını hatırlamıyordu. O kadar yazılamamış bir kişiydi ki, yazarımızın adeta vicdan azabı, eleş-tirmeni, yazarlığının vardığı noktaların denetleyicisi haline gelmişti. Kafasında yaşlanmış, adeta kişileşmişti. Eskici bir türlü yazılamama sürecinde, o kadar çok hikâye kişisi görmüştü ki, yazılmak yazılmamak önemini kaybetmişti. Aramızda, var olmak endişesi taşımayan tek kişiydi. Ona hiç söylemedim, ama hissettim ki, yazarımız onu yazdığı zaman, serüven bitecek, yazarlık defterini kapatacaktı. Bütün hikaye kişileri, Eskici’nin öneminin farkındaydılar, Noter’in etrafında ne kadar pervane olsalar da, Eskici’den çeki-niyorlar, ona derin bir saygı duyduklarını belli ediyorlardı. Noter, yazarımızın yarattığı en büyük hikâye kişisi olduğuna bütün kalbiyle inandığı sıralarda Eskici'yi de etki alanına çekmek istedi. Ama diğer hikâye kişilerini kolayca yönlendiren etkin tavrının Eskici üzerinde hiçbir etki yapmaması karşısında şaşkına döndü. O zaman Noter’in de kendi kaderinden kuşku duymaya başladığını hissettim. Var olmaktan ümidimi kesmek üzere olduğum bir sabah, yazarımız masasına geçti ve Noter çevresinde döndürüp dur-duğu hikâyenin, kafasında şekillenmiş kurgusunu kağıda ge-çirdikten sonra, bizi yazmaya başladı. Ben kırmızı bir elbise giymiştim. Delikanlı’nın çok şık, kıpkırmızı bir arabası vardı. Noter harap evinin penceresinde, bir puhu kuşu gibi oturuyor-du. Delikanlı bu varoluşu fazlasıyla ciddiye aldı, birden can-landı. Aynı bir zamanlar Noter’i tanıyamadığım gibi, Delikanlı’yı da tanıyamaz oldum. Birkaç satırlık bir varoluş yerine, hiç var olmamayı tercih eden Delikanlı gitmiş, yerine hikâyede var olabilmek için her türlü kişiliğe razı olan, zavallı biri gelmişti. Nihayet yazılıyoruz! diye sevinçli çığlıklar atıyor, abartılı bir sevinç gösteriyordu. Oysa ben Noter’le aynı hikâyede var olacağım için mutsuzdum. Bizim gerçekdışı dünyamızı altüst eden, aramızda garip bir hiyerarşi yaratan bu kişiyle aynı hikâyede tutsak olacağım duygusu, derin bit acı halinde içime çökmüştü. Eskici mutsuz-luğumun farkındaydı. Hikâyeye son nokta konuncaya kadar ümitli olmam gerektiğini, bir türlü yazılamadığı uzun yılların, sonunda elde ettiği tecrübeye dayanarak anlatıyor, beni sakinleştirmek istiyor, ama onun tatlı sesiyle anlattıkları içime çöreklenen acıyı söküp atmama yardımcı olmuyordu. Delikanlı’nın pahalı, kırmızı arabasında ön koltukta oturu-yordum. Açık saçık, kırmızı bir elbise giymiş, dudaklarımı kıpkırmızı boyamıştım. İncecik siyah çoraplar uzun bacaklarımı sarıyordu. Ayağımda yüksek ve ince topuklu ayakkabılar, omuzlarımda da taklit siyah bir kürk vardı. Ucuz bir şıklık içindeydim. Sigara içiyordum. Delikanlı’nın bana duyduğu şehvet teninden taşıyordu. Gecenin çok geç bir saatiydi. Giderek seyrekleşen evlerin ışıktan sönmüş, şehrin insanları kendilerini yorgun bir uyku-nun kollarına bırakmışlardı. Araba, birkaç metre aşağısından demiryolu geçen asfalt yolu hızla yutuyordu. Henüz Noter'in geniş ve harap bir bahçe içinde kara ve büyük bir gözü andıran evine gelmemiştik. Delikanlı'nın çok sevinçli olduğu her halinden belliydi. Tam yazarımızın istediği gibi sarhoş olmuştu. Pencereyi açıyor, gaza bastıkça keyiften çığlıklar atıyordu. Noter’in hikâyesine hizmet etmekte olduğumuzu artık ke-sinlikle anlamıştım. Sıradan birer hikâye kişisi olarak var olmaktaydık. Bir okuyuşta unutulacak, böylece, gerçekdışı dünyamızın en değersiz köşelerinden birinde, kendimize güçlükle yer bulacak ve hep sıradan kalacaktık. Ben de sarhoştum. Camı açmıştım. Arada bir çıplak kolumu dışarı çıkarıyor, usul usul yağmakta olan karın altına tuta-rak ateş gibi yanan tenimi soğutmaya çalışıyordum. Delikanlı bir eliyle araba kullanırken. Öbür eliyle elbisemin eteğini sıyırarak bacağımı okşamaya başladı. Elini ittim, aldırış etmedi. Kendine biçilen rolden pek memnun olduğu, ellerinin giderek hoyratlaşmasından belliydi. Elini bu kez sertçe iterek bana dokunmamasını söyledim. O bana ^^^^^^! diye bağırarak bir tokat at-tı. Ben de ona vurdum. Birden dövüşmeye başladık. Ben ona vurmaya çalışırken, o bana paramı peşin verdiğini, ne isterse onu yapacağını söylüyor ve saçlarımdan tutarak başımı araba-nın camına vuruyor, bırakıyor, boynumu sıkıyor ya da arka arkaya tokat atıyordu. Canım yanıyordu. Onun yüzüme inen tokatlarından kurtulmak için öfkeyle gerilmiş, güçlü elini tutmaya çalışıyor, ama başaramıyordum. Bir ara ayağını gazdan çekince araba yavaş-ladı, ben arabanın kapısını açarak kendimi dışarı attım ve bir-kaç metre yükseklikten demiryoluna yuvarlandım. Rayların üzerine yığıldım. Burnumdan akan kanın sıcaklığı yüzüme yayılırken, kes-kin bir tren düdüğü duydum. Kalkmak istedim ama başaramadım. Ansızın virajı dönen ve hızla üzerime gelen trenin dev far-ları ortalığı birden aydınlattı. Yazarıma kahrederek gözlerimi yumdum. Tren hızla yaklaşıyordu ve ben, her okunuşta bu ölü-mü yeniden tadacak olan, kısa ömürlü, şanssız bir hikâye kişisi olarak var oluyordum. Düdük sesleri hafifledi, sonra duyulmaz oldu. şaşkın bir halde gözlerimi açtım. Farların çiğ aydınlığı kaybolmuş, ortalık zifiri karanlığa bürünmüştü. Tren, arkasında cesedimi bırakma-mış, çift yönlü demiryolunun öbür tarafından geçip gitmişti. Hikâyemin asıl şimdi başladığını hissederek zorlukla doğrul-dum. Noter’in ışıksız evi gecenin karanlığında, büyük bir karal-tı halinde adeta beni çağırıyordu. Yorgun ve perişan adımlarla kaderime doğru yürümeye başladım. Burnum hala kanıyordu. Saçlarım dağılmış, kürküm çalılara takılmış, rugan ayakkabılarım ayaklarımdan fırlamıştı. Çok üşüyordum. Yara bere içindeki çıplak kollarımla çıplak göğsümü kapayarak, Noter’in harap bahçesine girdim, evinin demir kapışını yumrukladım. Yazarım onun her şeyi gördüğünü ve beni beklediğini yazmıştı. Noter fosforlu gözleriyle kapıyı açtı. Onun kuru, kemikli kollarında kendimden geçtim. Günün ağarmakla ağarmamak arasında olduğu o kısacık anda, büyük bir odanın ortasındaki kocaman yatakta kendime geldiğimde; gece boyunca ayak bileklerimi okşamış olan Noter’in, gündüze hazırlanmak için koyu renk takım elbisesini dolaptan çıkardığını gördüm. Ölmemiş, Noter’in tutsağı olmuştum. Bu ölümden de beterdi. Varoluşumdan memnun değildim. Ama beni bu değil, Delikanlı'nın abartılı memnuniyeti mahvetti. Yüzünün çocuksu hatlarının dayanılmaz bir okşama arzusu verdiği, duygulu ve masum genç yoktu artık. Noter’e yaranmaya çalışıyor, sevincinden kabına sığmıyordu. Çok şaşkındım. Bu hikâyede aslında biz yoktuk. Bizim aracılığımızla anlatılan bir şey yoktu. Ben ba-sit bir ^^^^^^ydum, o da zavallı bir gençti. Biz Noter'in var olması için araçtık. Bütün bunlar Delikanlı’nın hiç umurunda de-ğildi. Hikâye kişilerine bana nasıl tokat attığını, bacaklarımı okşarken neler hissettiğini anlatıyor ve kaba kaba gülüyordu. O kadar aşağılık bir hal almıştı ki, var olmadan önce nefret ettiği Noter’e övgüler düzmekten, gelmiş geçmiş en büyük hikâye ki-şisi olduğunu söylemekten çekinmiyordu. Noter de, Delikan-lı'nın bu hallerine göz yumuyor, gülümseyerek onu adeta ödüllendiriyordu. Ama bir gece hiç beklemediğim bir şey oldu. Eskici yanıma geldi ve yazarımızın bir türlü uyuyamadığını söyledi. Gerçek-ten de yazarımız yatağında dönüp duruyordu. Delikanlı’ya baktım. Sevinçten yorgun düşmüştü, ahmak bir yüzle mışıl mı-şıl uyuyordu. Ama yazarımızın bu huzursuzluğu Noter’in dik-katini çekmişti. Göz göze geldik. Hiç kapanmayan gözlerinde gizlenmesi imkansız bir korkunun gölgesi dolaşıyordu. Yazarımız sonunda yataktan kalktı, masasına geçip çalışmaya koyul-du. Birkaç hafta süren hummalı bir çalışma sonunda, Noter ve Delikanlı kayboldular. Noter şaşkındı, mahvolmuştu. Gözden çıkarıldığına inanamıyordu. Delikanlı ise olup bitene anlam ve-remeden, dudaklarında donmuş bir gülümseme ile kalakalmıştı. Giderek belirsizleştiler ve son kağıt da atılınca yok oldular. Bu olay diğer hikaye kişilerini de çok şaşırttı. Sarsıldılar. Sonra sonra Noter’in nasıl olup da kendilerini bu kadar etkile-diğini konuşmaya başladılar ve ona yaranmak için düştükleri durumdan utanç duyduklarını itiraf ettiler. Hikaye kişilerinin renkli ve coşkulu dünyası yavaş yavaş eski zenginliğini bulmaya başladı. O bitmemiş hikâyeden geriye ben kaldım. Uzun süre yazarımızın kafasında kırmızı elbiseli, kırmızı rujlu, ucuz görünüm-lü bir kadın olarak yaşadım. Sonra bir sabah yazarımız benim hikâyeme başladı. Daha önce hiç görmediğim bir hikaye kişisiyle bir meyhaneden çıktım. Yine gecenin geç bir saatiydi. Mahzun bakışlı, mahcup tavırlı bir gencin, her tarafı dökülen arabasına bindik ve aynı sahil yolunda ilerlemeye başladık. İkimiz de sarhoştuk. Genci ben ayartmıştım. Bir yazlık eve gidiyorduk. Orada siyah taklit kürkümü, si-yah ipek çoraplarımı, rugan ayakkabılarımı ve kırmızı elbisemi çıkaracak, bu utangaç ve duygulu genci, şehvet denen duyguy-la tanıştıracaktım. Araba demiryoluna yuvarlandığım yere doğ-ru yol alırken mahcup genç, tedirgin ve acemi parmaklarıyla bacaklarıma dokundu. Her şey yazarımızın yazdığı gibiydi. Sa-ati saatine uymayan, geçkin bir fahişe olarak, bu genç çocukla yatmaktan vazgeçtim. Birden elini ittim ve ona hakaret etmeye başladım. Para verdi diye bana istediğini yapamayacağını söy-ledim. Şaşırdı, eli ayağına dolaştı. Pişmandı, bana dokunmak-tan çoktan vazgeçmişti, ama bu kez farklı bir karakter olarak yazılan bendim. Çirkeftim, sarhoştum. Ona küfür ediyor, bağı-ra bağıra ağlıyordum. Arabanın camını açıp çığlık atmaya başladım. Yol boyunca sıralanmış evlerden birkaçının ışıkları yandı. Mahcup genç beni yatıştırmaya çalışıyordu. Susmam için bana yalvarmaya başla-dı, susmadım. Çığlığım geceyi yırtıyordu. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştığı bir sırada, eski arabanın kapısı birden açıldı, aynı yerden aynı demiryoluna yuvarlandım. Aynı tren göründü yi-ne. Farları ortalığı gündüz gibi aydınlattı. Tren yanımdaki raylardan geçip gitti. Burnumdan yine kan sızıyordu. Kalktım, denize doğru yürüdüm. Bir ağaca yaslan-dım. Sarhoş ve kederliydim. Birden gencin çığlıklarını duy-dum. Trenin altında kaldığımı sanmıştı, yamaçtan düşe kalka iniyordu. Çıldırmış gibiydi. Demiryoluna çöktü. Neredesin? diye bağırdı birkaç kez. Korkmuştu, perişandı. Karşı yönden gelen tren birdenbire çıktı. Düdüğünün keskin sesi denize doğru da-ğıldı, Farları ortalığı aydınlattı. Gencin çığlığının yankılandığını, vücudunun parçalandığını duydum, O anda kalbime bir acı saplandı. Kıpkırmızı bir azapla tanıştım. Böylece hikâye kişilerinin dünyasında var olduk. Mahcup tavırlı, romantik ve yumuşak bakışlı genç, benim iyi bir hikâye arkadaşı olduğumu söyledi hep. Ben, keşke yazarımız nişanlını da yazsaydı dedim. Yazarımız hikayesini başka türlü yazsaydı eğer, ertesi gün evlenecekti. Son bekar gecesini benimle geçir-mek istemişti. Alıntı: Ayfer Tunç, Aziz bey Hadisesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, ss: 126-135
__________________ No Hope , No Love, No Dreams... My Only escape is the Underground... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Sevgiyle... (: | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| azap, kirmizi |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Kırmızı Azap | SHADOWS | Türkçe | 0 | 14-12-2007 19:07 |
| Kurtuluşu Olmayan, Sonsuz Azap | GECEM_EFSUN | İslamiyet | 0 | 17-09-2007 12:27 |
| Cehennemdeki Manevi Azap | GECEM_EFSUN | İslamiyet | 0 | 17-09-2007 12:24 |
| Cehennemdeki Azap Ortamı | comaster | İslamiyet | 0 | 17-04-2007 02:12 |