Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu

 

Felsefi Akınlar

Felsefe & Psikoloji icinde Felsefi Akınlar konusu , Varoluşçuluk Kökleri S. Kierkegaard, F. Nietzsche gibi düşünürlere dayanmakla birlikte, 20. Yüzyılda felsefede J. P. Sartre, K. Jaspers, M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünürler tarafından savunulmuş olan çağdaş felsefe ...


Geri Dön   Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu > Kültür & Sanat > Felsefe & Psikoloji

Kayıt ol Albümler Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28-09-2008, 04:02   #1 (permalink)
Standart Felsefi Akınlar


Varoluşçuluk


Kökleri S. Kierkegaard, F. Nietzsche gibi düşünürlere dayanmakla birlikte, 20. Yüzyılda felsefede J. P. Sartre, K. Jaspers, M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünürler tarafından savunulmuş olan çağdaş felsefe akımı. İnsanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren felsefe okulu.
Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir:
1 Varoluşçuluk, herşeyden önce varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Geist, Bilinç, İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizme karşı çıkar.
2 Akım, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.
3 Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını 8dile getirir. Başka bir deyişle, varoluşçuluk, insanın dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, dolayısıyla onun kendisini nasıl oluşturursa, öyle olacağını; insanın özünü kendisinin belirleyeceğini; bireysel insan varlığının sabit ya da değişmez, özsel bir doğası bulunmadığını öne sürer. Bu bağlamda her tür determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduğundan tümüyle farklı biri olabileceğini dile getirir.
4 İnsana özünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizmle taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.
5 Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan, varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp, nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.
6 Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.
7 Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlak kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlaki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.


__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-09-2008, 04:02   #2 (permalink)
Standart

Romantizm


Avrupa'nın 1790-1850 yılları arasında entelektüel yaşamının kimi temel yönlerini tanımlamak için kullanılan terim.
19. yüzyılın ilk yarısında, biraz da Aydınlanmaya bir tepki olarak gelişen akım ya da hareket olarak romantizm, farklı ülkelerde farklı görünümler almıştır. Örneğin, İngiltere'de tamamen estetik bir fenomen, bir sanat hareketi olarak ortaya çıkan romantizm Fransa'da Rousseau'nun etkisiyle, toplumsal uzlaşıma karşı bir protesto olarak gelişmiş, hareketin estetik boyutu daha sonra ortaya çıkmıştır. Buna göre, sanatta romantizm doğaya yönelik temelli bir ilgiyle belirlenen, doğal fenomenleri doğrudan ve aracısız bir biçimde kavramayı temele alan akım ya da tavrı ifade eder. Sanatta klasisizme karşı çıkan romantizm bu nedenle, tüm formları, kuralları ve uzlaşımları yapay oluşumlar ve doğanın gerkçek anlamını ve ifadesini kavramadaki engeller olarak görür, içtenliğin, kendiliğindenlik ve tutkunun önemini vurgular. Sanatın, idealleştirme ya da genelleme olmadan, tikel ve somut olana yönelmesi ve doğanın uyandırdığı duyguları gözlemesi ve aktarması gerektiğini belirtir.
Almanya'da ise, önceleri bir sanat hareketi olarak ortaya çıkan romantizm, kısa bir süre içinde bir dünya görüşü ya da felsefe hareketine dönüşmüştür. Bir felsefe hareketi olarak romantizmin doğuşunda, 1800'lü yıllarda ortaya çıkan endüstrileşme ve kentleşmenin, ve dolayısıyla yaşanan hızlı ve radikal değişimin etkisi büyük olmuştur. İşte bu çerçeve içinde, Romantik felsefenin gerisinde, statik bir varlık ya da dünya görüşünden çok, yaratıcı bir sürece işaret eden varlık anlayışı yer alır.
Yine Romantik felsefenin doğuşunda, Aydınlanma projesinin fiilen çöküşü, Aydınlanmanın toplum, ahlak ve siyaset teorisinin yetersizliğinin farkına varılması büyük bir etki yapmıştır. Bu nedenle, Romantik filozoflar, Aydınlanmanın katı ve kuru bilimciliği yerine estetikçi bir tavır benimsemiştir. Başka bir deyişle, yaratıcı sürecin, yapma ve analitik olan akıl tarafından değil de, duygular ve sezgi yoluyla anlaşılabileceğini savunan romantik felsefe, düzenli, rasyonel ve ölçülü olana karşı çıkarken, doğrudan ve aracısız duyumlarla, yoğun duyguların önemini vurgulamışlardır.
Buna göre, romantik felsefe, yanlış ve ikinci dereceden bir güç olarak gördüğü akla şiddetle karşı çıkar, aklın yaptığı tüm ayırımların yapay olup, gerçekliği parçaladığını ve anlaşılmaz hale getirdiğini savunur. Başka bir deyişle, romantizmde rasyonel analiz ya da deneysel araştırmanın yerini sezgiye ve duyguya beslenen güven, bilimin yerini doğa felsefesi alır. Romantikler Aydınlanma çağının kuru akılcılığına şiddetle karşı çıkıp, doğanın gizlerine, bilim adamının matematiko-fiziksel yöntemleriyle değil de, yaratıcı coşum yoluyla nüfuz edilebileceğini savunmuş ve sonsuzluğa erişmenin yolları olarak, aşkı, doğaya tapmayı, dini tecrübeyi ve artistik yaratıcı faaliyeti göstermişlerdir.
Aydınlanmanın benler ve şeyler olarak ikiye böldüğü evrenin büyüklüğü ve sınırsızlığından etkilenen romantik düşünürler, evreni canlı, sürekli ve dinamik bir bütün olarak değerlendirmişlerdir. Yine, Aydınlanmanın, doğanın tüm diğer yaratıklarından farklı olarak bir akla sahip olduğu için biricik olduğunu söylediği insan söz konusu olduğunda, Romantizm, aklı küçümsediği için, insanı doğanın bir parçası olarak değerlendirmiştir.
Romantizm, siyaset felsefesinde ise, evrenselciliğin yerine milliyetçiliği öne çıkarmıştır. Onda, özgür ve eşit bireylerden meydana gelen toplum idealinin yerini, her insanın konumunu bildiği, geleneksel kökleri olan organik bir cemaat ideali alır.
__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-09-2008, 04:02   #3 (permalink)
Standart

Pragmatizm


Amerikan filozofu W. James tarafından geliştirilen ve herşeyden önce, başta entelektüel problemler olmak üzere, çeşitli problemleri çözmek için ortaya konan bir yöntemden; insan tarafından kazanılan çeşitli bilgi türlerine ilişkin bir teoriden ve nihayet, evrenle ilgili belli bir metafizik görüşten oluşan öğreti.
Pragmatizmin en belirleyici özelliği, onun çıkar gözetmeyen hakikat arayışı diye bir şey olmadığını, her tür düşünme etkinliğinin salt problem çözmeyle ilgili bir konu olduğunu, inançların gerçekliğe ilişkin tasarımlar olmayıp, sadece eylem alışkanlıklarına tekabül ettiklerini, klasik felsefenin geleneksel problemlerinden birçoğunun bilumum ikiciliklerle ikili şemaların dogmatik kabulünden kaynaklandığını öne süren bir yaklaşım ve öğreti olmasıdır. Buna göre, pragmatik yöntem düşünceleri ve teorileri, deneyim ve uygulamadaki işlevleri ve uygulamaları bakımından ele almaktan oluşur. Pragmatizm, düşüncelerin, fikir ve öğretilerin anlamlarını mümkün sonuçları ile ortaya koyma yönteminin, bilim adamları ve ortalama insan tarafından kullanılan yöntemle aynı olduğunu savunur. Öte yandan, pragmatizme göre, birçok entelektüel problem ve tartışma açık olmayan kavramlar içerir.
Pragmatizmin metafiziksel evren görüşüne gelince, bu görüşün çoğulcu bir evren anlayışına sahip olduğunu söylemek gerekir. Evren, tek ya da birkaç tözden değil de, sesler ve kokular gibi niteliklerden ve bu nitelikler arasındaki ilişkilerden meydana gelir.
İnançları, görüş, tez ve teorileri sonuçlarıyla, işe yararlılığı açısından değerlendiren felsefi bir akım olan metafizik pragmatizme ek olarak, bilimsel, ahlaki ve dini pragmatizmden söz edilebilir. Buna göre, bilimsel pragmatizm bilimsel bir teori ya da yasanın doğruluğuna yalnızca, pratik değerine, uygulamadaki sonuçlarına, başarı ya da başarısızlığına bakarak karar veren anlayıştır. Dini pragmatizm ise, dini inanç ve dogmaları, insan yaşamına katkı yapması, olumlu bir amaca hizmet etmesi, ahlaki yaşama yön vermesi bakımından değerlendirir.
Buna karşın, ahlaki pragmatizm, metafizik görüş, farklı ilke ve yasalarla dini inançları, ahlak açısından yararlı olması, vicdanın gereklerini yerine getirmesi açısından ele alır, ahlaka hizmet ettiği ölçüde doğru ve değerli bulur.
__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-09-2008, 04:03   #4 (permalink)
Standart

Pozitivizm


Genel olarak, modern bilimi temele alan, ona uygun düşen ve batıl inançları, metafizik ve dini, insanlığın ilerlemesini engelleyen bilim öncesi düşünce tarzları ya da formları olarak gören dünya görüşü.
Bilim felsefesinde, doğrudan doğruya empirik gelenek içinde yer alan, ve gözlem ve deneye dayanan pozitif bilgi lehine metafiziği, metafiziksel spekülasyonu reddeden anlayış, öğreti.
Saint-Simon ve özellikle de Comte tarafından kurulan bir öğreti olarak pozitivizm, İngiliz empirizminin dış dünyaya sadece deneyim yoluyla bilebileceğimiz, her tür bilginin son çözümlemede duyu deneyine dayanmak durumunda olduğu tezini kabul eder. Bununla birlikte, dış dünyanın bilgisinin deneyime dayanmak durumunda olduğu tezini, bilginin tecrübede verilmemiş olan bir şeye ilişkin olabileceği görüşünü de kapsayacak şekilde genişleten pozitivizm, insanın duyusal alanın üstünde ve ötesindeki bir dünyayla ilgili tüm bilgi iddialarının karşısında yer alır. O farklı bilgi türleri olamayacağını, gerçek araştırmanın empirik olguların tasvirinden ve açıklanmasından meydana geldiğini öne sürerken, bilimin yöntemlerinin bize fenomenlerin düzenli ardışıklığının ya da birlikte varoluşunun yasalarını verdiğini, ama pozitif yöntemlerin şeylerin içsel özlerine ya da doğalarına hiçbir zaman nüfuz edemediğini ifade eder.
Doğa bilimlerinin yöntemlerini, yani pozitif ya da deneysel yöntemleri kullanarak ve bu bilimlerin ulaştığı sonuçlardan yararlanarak, fiziki ve insani fenomenleri içine alan, bütün bir fenomenler dünyasının birlikli bir resmine ulaşmaya çalışan, geleneksel felsefenin metafiziksel soyutlamalarına ve İlkçağ ile Ortaçağ metodolojisinin empirik gerçekliğin dışına çıkarak, fenomenal görünüşlerin gerisinde gizli özler, şeylerin arkasında fail ya da ereksel nedenler arama ve idelere, türlere, kavramlara gerçeklik yükleme eğilimine karşı çıkan bir akım olarak pozitivizm, dolayımsız algının olgu ve nesnelerine yönelip, olgular arasında varolan ilişkileri, deneyim dünyasındaki düzenlilikleri, tecrübenin dışına çıkmadan keşfetmenin önemini vurgular.
Bu anlayışa göre, insanın toplumsal dünyasına uygulandığında, pozitif yöntem ya da yöntemler bilginin her dalının ve bu arada toplumların kendilerinden geçmek durumunda oldukları ardışık evrelerin bir yasasını verir: Bu evreler ise, sırasıyla teolojik, metafizik ve pozitif ya da bilimsel evredir. Metafizik genellikle duyusal olanın üstünde ve ötesindeki bir dünyayı konu alan disiplin, gerçeklik ya da varlığın bir bütün olarak tutarlı ve geniş kapsamlı bir resmini sunmaya çalışan felsefe dalı olarak anlaşıldığı için, pozitivizm eleştirilerini öncelikle bu şekilde anlaşılan metafiziğe yöneltmiştir. Pozitivizme göre, gerçeklikle ilgili olarak bilebileceğimiz herşey, bilim, yani doğa bilimleri tarafından tüketilir. Dünya hakkında, doğa bilimleri tarafından sağlanan bilgi dışında, hiçbir bilgimiz olamaz. İnsan bilgisi bilimin, yani fenomenlere ilişkin sistematik araştırmanın sınırlarını hiçbir şekilde aşamaz.
Felsefeye düşen bu bilimlerin üstüne çıkmak ve gerçekliğe ilişkin olarak, doğa bilimlerinin sağladığı bilgilerden daha derin ve mutlak bir bilgi aramak değil, bilimin ulaştığı sonuçların sentezini yapmak ve bu sonuçları sistemleştirmektir. Felsefe, bundan başka bilimsel keşiflerin gerisinde yatan genel ilkelere işaret etmek ve bilimin insan yaşamına olan katkılarını göstermek suretiyle, bilimin kapsamını ve yöntemlerini açıklayarak yararlı bir işlev yerine getirebilir. Bununla birlikte, felsefe bilim için söz konusu olmayan bir bilgiye ulaşma iddiasından vazgeçmelidir. Pozitif yöntemler tarafından yanıtlanamayan sorular yanıtsız bırakılmalıdır.
İşte bu çerçeve içinde, günümüzde pozitivizm, bilim konusunda empirist bir görüşe bağlılığı, toplumsal yaşama empirist bilgi modeli üzerinde bilimsel bir yaklaşımı tanımlar. Sosyal bilimler bağlamında ise, bu, insan ve toplum bilimlerinin yöntemlerinin doğa bilimlerinin yöntemlerine göre şekillenmesi veya oluşturulması; olgularla değerlerin birbirlerinden kesin olarak ayrılmaları gerektiği ve bu yapıldığında, sosyal bilimlerin de, doğa bilimlerinde keşfedilen yasalara veya yasa benzeri düzenliliklere koşut toplum yasalarına erişebileceği anlamına gelir.
Pozitivizm, hukuk alanında veya hukuk felsefesinde de, bir devletin hukuğunun hükümran iktidarın iradesine dayandığını öne süren görüşe tekabül eder. İngiltere'de Bentham ve Austin, Fransa'da Leon Duguit, Almanya'da Savigny tarafından benimsenen bu hukuk anlayışı, bir yandan toplum sözleşmesi, doğal hukuk teorileriyle örf ve adet hukukuna ait gelenekleri bir kenara bırakmanın, hukuğu tüm spekülatif veya metafizik unsurlardan arındırmanın gerekliliğini vurgularken, diğer yandan da, hukuğu hükümran iradenin belirttiği emir ya da buyrukların tümü, idari, yargısal ve askeri nitelikli emirlerin toplamı olarak tanımlar.
Pozitivizm, ahlak alanında da, Tanrı'nın nedensiz buyruklarının belirli eylemleri ahlaken doğru, diğer bazılarını yanlış eylemler yaptığını dile getiren ve aynı zamanda teolojik iradecilik veya tanrısal takdir ya da buyruk öğretisi olarak bilinen görüşü tanımlar. Varolan ahlak standardının bir toplumda fiilen yürürlükte olan standardı tanımlaması koşuluyla, varolan ahlaki standart dışında hiçbir normun olmadığı görüşüne ise sosyolojik ahlaki pozitivizm adı verilmektedir.
__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-09-2008, 04:03   #5 (permalink)
Standart

İdealizm



En genel ve gündelik anlamı içinde, yüksek ahlaki amaçlara bağlanma, zihnin tasarım, ide ve ideallerini maddi, tecrübi gerçekliğin tam karşısına geçirme ve onlara, insanın değerler cetvelinde başat bir rol ve konum yükleme tavrı; ideallerin, maddi ve deneyimsel gerçekliğin sınırlama, eksik ve kusurlarından bağımsız olduktan başka, yetkin ve mutlak olanı hedefleyen yönelimler olmalarından dolayı, yetkin olanın önceliğini ve üstünlüğünü vurgulama yaklaşımı.
İdealizm, daha özel ve teknik bir anlam içinde, insanın gerçekliğe ya da deneyime ilişkin yorumunda ideal ya da tinsel olana öncelik veren, dünya ya da gerçekliğin özü itibariyle tin olarak varolduğunu, soyutlama ve yasaların duyumsal şeylerden daha temel ve gerçek olduğunu, gerçekliğin zihinden bağımsız olmadığını savunan öğretiye karşılık gelir. Kuşkuculuğun, pozitivizm ve ateizmin tam karşısında yer alan bir öğreti olarak idealizm, gerçekten varolanın zihin ve zihindeki ideler olup, gerçekliğin bilen insan zihninden bağımsız olmadığını öne süren epistemolojik idealizm ve gerçekliğin tin ya ide cinsinden olduğunu öne süren metafiziksel idealizm olarak ikiye ayrılır.
Bunlardan, varlığın zihinden bağımsız olmadığını, bireysel varlıkların ya da fiziki nesnelerin, onları algılayan ya da onların bilincinde olan bir zihinden ayrı ve bağımsız bir varoluşa sahip olmadığını savunan ve dolayısıyla, realizmin tam karşısında yer alan bir akım olarak epistemolojik idealizm, ilk kez onsekizinci yüzyılda, ünlü İngiliz empirist düşünürü George Berkeley tarafından ifade edilmiştir.
Fiziki nesnelerin varoluşlarını onların algılanmış olmalarına eşitleyen ya da nesnelerin yalnızca ideler olarak varolduğunu öne süren George Berkeley bu tezinde, fiziki nesnelerin, onların kendilerine izafe ettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimizden ayrı ve bağımsız olarak varolduğunu söyleyemeyeceğimiz, tecrübe edemediğimiz ya da algılayamadığımız fiziki nesneleri bilemeyeceğimiz öncül ya da kanıtlarını kullanmıştır. İçkin epistemolojik idealizm olarak da tanımlanan görüşünde, zihinden bağımsız nesnelerin onları algılayacak hiç kimse bulunmadığı zaman da, varolur görünmeleriyle ilgili güçlüğü ise, İngiliz filozofu Berkeley onların Tanrı tarafından algılandığını, Tanrı'nın zihninde varolduğunu söyleyerek aşmaya çalışmıştır.
Dış gerçekliği bir anlamda öznenin zihnine tabi kıldığı için, aynı zamanda öznel idealizm olarak da geçen epistemolojik idealizmin önemli bir diğer savunucusu da ünlü Alman filozofu Immanuel Kant olmuştur. Kant'ın idealizmi de, bilgi kuramına dayanır. Buna göre, zamansal ya da mekansal olan herşeyin yalnızca görünüş olduğunu savunan Kant, şeylere ilişkin a priori bilgimizi, ancak ve ancak zihnimizin onlara uyacakları bir yapı kazandırması suretiyle açıklayabileceğimizi belirtmiştir. Zihnimiz, kendi içinde bir yapısı olan gerçekliğin kendisine değil de, yapıdan yoksun olan görünüşlere düzen ve yapı kazandırabilir. Kant'a göre, bu görünüşler, yalnızca aktüel ya da mümkün deneyimin nesneleri olarak varolabilir; aksi takdirde bize hiçbir şekilde görünemeyecekleri, tecrübenin nesnesi olamayacakları için, onların zihnin koşullarına uymaları gerekir.
Kant'ın görünüş ya da fenomenlerin, insan zihninden bağımsız olmadığını, bir anlamda insan zihni tarafından yaratıldığını öne süren bu idealizmi, ona göre, bilime hiçbir şekilde zarar vermez. Tam tersine, bilimi kuşkuculuktan kurtarabilmenin tek yolu budur. Bilim bize, elbette hakikati verir, fakat bu yalnızca görünüş ya da fenomenlerle ilgili hakikattir. Bilimin işlevinin gerçeklikle ilgili tüm hakikati vermek olduğunu söylersek eğer, kesinlikle yanılgıya düşeriz, aklımız antinomiler içinde sürüklenir. Görünüşlerin gerisindeki gerçeklikle ya da kendinde şeylerle ilgili hakikatlerin bilimi olarak metafiziğin imkansız olduğunu söyleyen ve bu açıdan kendisini deneyci bir realist, fakat transendental bir idealist olarak tanımlayan Kant bununla, yaklaşık olarak, bazı yirminci yüzyıl düşünürlerinin, fiziki nesnelerle ilgili önermelerin doğru olmakla birlikte, duyu-verilerimiz aracılığıyla analiz edilmek durumunda olduklarını söyledikleri zaman anlatmak istedikleri şeyi kastetmiştir.
Berkeley ve Kant'ın 18. Yüzyıldaki öznel idealizmlerini, 19. Yüzyılın ilk yarısında, Kant'tan etkilenen Johann Fichte, Friedrich Schelling ve Georg Wilhelm Hegel'in metafiziksel idealizm'leri izlemiştir. Kant'ın felsefesinde, reddedilecek ilk şeyin bilinemez olduğu söylenen çelişik kendinde şey kavramından meydana geldiğini öne süren söz konusu Alman idealistleri, kendinde şey kavramından vazgeçince, dogmatik ve nesnel bir idealizm içine düşmüşlerdir. Fichte, Schelling ve Hegel'in işte bu çerçeve içinde gelişen mutlak idealizmleri, gerçekliğin son çözümlemede ve en yüksek ölçüde tinsel olduğunun bilinebileceğini, fakat tinin kendisini yalnızca nesnel, maddi bir öğeyle ilişki içinde gerçekleştirebileceğini, ve maddenin salt bundan dolayı varolduğunu öne sürer. Nesne özneyi, metafiziksel bakımdan önce olan özne de nesneyi gerektirir. Bu görüşte gerçekliğin, sonlu zihinlerden ayrı bir zihne bağlı olmak yerine, herşeyi kucaklayan tecrübesiyle Mutlak'a bağlı olduğu düşünülür. Evren bundan dolayı, birlikli ve rasyonel bir bütündür.
Önce Fichte, Schelling ve Hegel, daha sonra da Bradley, Mc Taggart ve Joyce gibi düşünürler tarafından savunulan ve maddeciliğin tam karşısında yer alan metafiziksel idealizm, sırasıyla, somut tümel adı altında, bireysellikle tümelliğin birleşimini, şimdi olanla ezeli-ebedi olanın karşıtlığını, doğruluk kuramı bakımından tutarlılığı, diyalektik yöntemi, zihnin bilgi ve varlık alanındaki merkeziliğini vurgular.
Öte yandan, ahlaki realizmin karşısında olan ve, ahlaki ilkelerin varoluşunu, ya da eylem kurallarıyla, bir değerler cetvelinin varlığını kabul eden, tümel ya da evrensel olanın tikel ya da somut durum, tinsel ya da zihinsel olanın da salt duyumsal ya da maddi olan karşısında değer bakımından bir önceliği olduğunu önü süren bakış açısına ahlaki idealizm adı verilir. Ahlaki idealizm psikolojik ya da doğal zorunluluk karşısında ahlaki özgürlüğün önemine değinir, opportünist ya da gerçekçi olana değil de, doktriner olana, pratik olana değil de, ütopik olana, bencilliğe değil de, özgeciliğe değer verir.
Estetikte, güzel sanatların nihai ve en yüksek amacının, İdeaların, ezeli-ebedi özlerin yetkinliğini cisimleştirmek, hayata geçirmek ya da yansıtmak olduğunu savunan görüş. Kaba olgunun aynen yansıtılması ya da ifade edilmesine karşı çıkan estetik idealizm, duygunun ve idealizasyonun; soyut duyguyu, ilkel sezgiyi, yapı ya da salt rengi ön plana çıkaran sanat anlayışından farklı olarak da, sanatta bilişsel içeriğin önemini vurgular.
__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-09-2008, 04:03   #6 (permalink)
Standart

Empirizm



Özellikle, deneysel bilimin onaltıncı yüzyıldan itibaren kazandığı önem ve kaydettiği başarıların bir sonucu olarak, F. Bacon, T. Hobbes, J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume gibi İngiliz düşünürleri tarafından savunulan, tüm bilgilerin deneyime, duyu algısına dayandığı görüşü.
Akılcılığa, doğuştancılığa ve apriorizme karşıt bir görüş olan empirizm, hem bir teori ve hem de bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Bir teori olarak empirizm, bilginin kaynağının deneyim olduğunu öne sürerken, yöntem olarak empirizm, bilgiye ulaşmak istiyorsak eğer, deneyimi kullanmanın, deneysel araştırmanın önemini vurgular, deneyim yoluyla veri toplayarak, verileri değerlendirmenin, gözlemden başlayan tümevarımsal akılyürütmenin gerekliliğine işaret eder.
Buna göre, bir teori olarak empirizm, bilginin kaynağı probleminde, bilginin olanaklı tek kaynağının deneyim olduğunu, deneyimden bağımsız bir bilginin söz konusu olamayacağını savunan akıma karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, insan zihninin, doğuşta üzerine kendi işaretlerini yazdığı boş bir levha olduğunu, zihin üzerine yapılan işaretlerin başlangıçta birer izlenimden başka hiçbir şey olmadığını, bu izlenimlerden daha sonra bellekte birtakım tasarımların türetildiğini ve türetilen bu tasarımların çeşitli şekillerde birleştirilmeleri ve işlenmelerinin kompleks düşüncelere götürdüğünü, kısacası zihinde daha önce duyularda bulunmamış olan hiçbir şey bulunmadığını savunan görüş olarak empirizm, bilginin ya da en azından varolanlara ilişkin bilginin veya salt kavramlar arasındaki mantıksal ilişkilerle ilgili bilgi dışında kalan bilgilerin a priori olamayacağını, tümel ve zorunlu doğruların, yalnız geçmiş ve şimdi için değil, fakat gelecek için de geçerli olan tümel bir bilginin söz konusu olmadığını, bilginin doğuştan getirilmediğini, doğruluğun ölçütünün apaçıklık olamayacağını ve tüm bilgiler için zorunlu olan birtakım önkabuller bulunmadığını kabul eder.
Empirizm, yine idelerin, kavramların ya da tümellerin kaynağı konusunda, onların temelde ve öncelikle deneyimden türetildiğini savunan görüşü dile getirir. Bir kavramın geçerli bir kavram olarak görülmek durumundaysa eğer, deneysel kökenini açığa vurmak durumunda olduğunu öne süren empirizm, tümellerin ya da kavramların anlamlarıyla ilgili olarak, onların anlamlarının deney içeriğine yapılan gönderimlerden oluştuğunu öne sürer.
Empirizm, bilginin sınırları konusunda, insana algıda başka hiçbir şeyin değil de, yalnızca izlenimlerinin ve kendi duyu deneylerinin verildiğini, insanın bilgide kendi içkin küresini aşarak, nesnelerin bizzat kendilerine ulaşamayacağını, ikincil niteliklerin ötesine geçerek, nesnelerin birincil niteliklerine erişemeyeceğini savunur. Empirizm, bu çerçeve içinde, insanın kendi zihin küresinin dışındakileri bilebilse de, bu bilginin daima kesinlikten yoksun olacağını iddia eder. Empirizm, nihayet yöntem bakımından, analiz ya da salt düşünmeyi bir kenara bırakarak, doğrudan gözlem ya da dolaysız deneyime dayanır; diskürsif, tümdengelimsel, spekülatif, transendental ya da diyalektik işlem ya da yöntemlerin yerine, deneyim yöntemini ya da sistemli tümevarımı kullanan yaklaşımı benimser.
Empirizm söz konusu bilgi ve yöntem anlayışı dışında, bir anlam teorisiyle belli bir varlık ve bilim görüşünü içerir. Empirizmin anlam teorisine göre, sözcükler, örneğin töz sözcüğü, bu sözcüklerin kullanıcıları tarafından tecrübe ettikleri ya da algıladıkları şeylere (örneğin, tahta parçalarına) bağlandığı zaman anlaşılabilir. Öte yandan empirizme göre, dünya aralarında yalnızca rastlantısal bağ bulunan zorunlulukların değil, düzenliliklerin bir arada tuttuğu, fakat aşkın bir nedenle ilişkileri bulunmayan nesnelerden ve durumlardan meydana gelen bir bütündür. Yine empirizme göre, bilim, salt olgular arasındaki bağıntıları inceleyip, gözlemlenmiş düzenliliklere dayanarak öndeyide bulunur.
Empirizm, bu genel felsefi ya da epistemolojik anlamına ek olarak, özel bilimlerde biraz daha farklı bir anlam taşır. Örneğin, sosyolojide empirizm, test edilmemiş teorik spekülasyondan sakınan, teori yerine niceliksel ve deneysel verilere önem veren yaklaşımı ifade eder. Bununla birlikte, bu anlayış, bir yandan teorinin önemini küçümsediği, öte yandan sağlam ve güvenilir veriler toplamanın içerdiği teknik ve kuramsal güçlükleri göz ardı ettiği için eleştirilmiştir.
Öte yandan, empirizmin ahlak alanındaki yansımasının önce ahlak duyusu öğretisi, sonra da yararcılık olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, empirik bilgi görüşlerine uyan bir ahlak öğretisi geliştirme çabası içine giren empiristler, ahlaki idelerin içsel deneyimden türetildiğini öne sürmüşlerdir. Örneğin, Hume'a göre, bir eylemin yanlışlığını gözlemlemek yerine, hissederiz. Bu bakış açısı, onsekizinci yüzyıl empirizminde, insan varlığının tek ödevinin kendisi ve eyleminden etkilenecek herkes için olabildiğince çok mutluluk üretmek olduğunu savunan yararcılıkla birleştirilmiştir. Çünkü ahlaki ilkelerin, akılcıların savundukları gibi, apaçık olmadıklarına inandıkları için, ahlakın mutluluk üretme gücüyle haklı kılındığını öne sürmek, empiristler için doğal bir durumdur.
__________________
Sensizlikten olsa gerek, sana açamadığım duyguları
Ellerimle ,yüreğimle beslediğim aşkı sokaklarda arıyorum şimdi
Narin bir gece serinliğinde bana dönmeni
Sessizce yanıma sokulmanı ümit ediyorum...
İlk baharda açan nergizler senin ıssızlığında soldu
Zor olsa gerek senle bir sokakta buluşmak
Loş yanmıyor sokağın ışığı sen yokken
İlk buluştuğumuz yerde sönük duruyor fotoğrafların
Kar tanesi lapa lapa yağmaz dağın yamaçlarına sensizlikten

Sürgün damgası yerim bu aşk cinayeti yüzünden
O köşe bucak sensizliğinden saklandığım sokakların
Katili olurum sensiz bu limanların,koyların
Aldırmıyorum fermanımın senin ellerinde verildiği için
Gerçekten bir ses seda ver ey sevgili
Islanmak vardı şimdi senin ay ışığı gözlerinde.....


Çalışmadan,
Yorulmadan, öğrenmeden
Daha kolay yaşama yollarını alışkanlık
Hâline getiren insanlar, önce haysiyetlerini
Sonra da hürriyetlerini ve daha sonra da
İstikballerini kaybetmeye mahkûmdur.
M. Kemal ATATÜRK

♥SeRKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Türkiye +4. Şuan Saat: 16:38.

Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 knight online
site ekle Alexa Toolbar TOPlist Message Board Statistics