
Büyük Türk Tarihi icinde Osmanlıda Halkla ilişkiler konusu , OSMANLIDA HALKLA İLİŞKİLER Tıpkı çağdaşı ülkelerde olduğu gibi Osmanlı'da da planlı bir halkla ilişkiler uygulaması yoktu. Bu dönemin siyasal yapısı ve yönetim-halk ilişkisi kendiliğinden yürüyen ve tümüyle siyasal otoritenin isteğine ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| OSMANLIDA HALKLA İLİŞKİLER Tıpkı çağdaşı ülkelerde olduğu gibi Osmanlı'da da planlı bir halkla ilişkiler uygulaması yoktu. Bu dönemin siyasal yapısı ve yönetim-halk ilişkisi kendiliğinden yürüyen ve tümüyle siyasal otoritenin isteğine kalmış neredeyse tek taraflı bir uygulama niteliğinde idi. Siyasal iktidarın yani halife-sultamn Allah adına davrandığı savı ve bunun halk tarafından benimsenmesiyle, halkın kural koyma yetkisi elinden alınmış olmaktadır. Bırakın kural koymayı, halkın basit isteklerde bulunması bile bundan böyle olanaklı değildir. Halife-sultan adı üstünde, dinsel kurallara uymak zorunda olmasına karşın dünyevi sorumluluğu bulunmayan, kimseye hesap verme durumunda olmayan bir otorite idi. Çünkü o bütün eleştirilerin ve yanlışlıkların dışında tutulmakta idi. Padişahın tek sorumluluğu tanrıya karşı olup, o da bu dünya ile ilgili değildi. Ancak halka karşı güzel, eşit ve hakkaniyetli davranmak gerekli idi. Dini hukuka göre yani şeriata göre davranmak temel ilkeydi (İnalcık 2003: 77 vd). Devletin gücünü bu ilkeye göre yönlendirmek ve kamusal eylem ve işlemleri bu ilkelere göre yürütmek önemli bir dini görev ve zorunluluk olmuştu. Kuran'in Nisa Suresinde "Allah size insanlara hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" hükmü bulunmaktadır. Kuran ile konulmuş bu ve benzeri yönetsel kurallar padişahı bağlayangenel dini emirler ve hükümlerdir (Lewis 2005:140). Bu aşama, Osmanlı'mn yönetilen ile olanilişkisinde birinci önemli duraktır. Ayrıca bugenel kuralın ayrıntılandırılması ve uygulamakurallarım koyma yetkisi sultana bırakılmıştır. Yani ana ilkeden ayrıntıya inilmesi sırasındagerekli kurallar padişah iradesi ile doldurulmakta idi. Buna "Sultani Hukuk"deniyordu (İnalcık 2003: 79). Sultani hukuka engüzel örnek, adaletnamelerdir. Adaletnamelerpadişah tarafından yayınlanan, yöneticilerinhalka adil ve eşit davranmalarım buyuran,olayları kurallarla ilişkilendiren padişah(İnalcık 2000: 75). Bunu yerine getirirken padişah ne bir etkiye maruzdur ne de bir halk baskısına. Ortada yalnızca bir dilekçe ya da saygı dolu bir reaya dileği vardır. Hepsi o kadar. Adaletnamelerin halka duyurulması şarttır ve bu görev asıl olarak kadılara verilmiştir. Konuyu halka duyurmada sistemin çok duyarlı ve titiz davrandığı, herkesin duyması için çaba gösterildiği anlaşılmaktadır. Adaletnamelerde zaman zaman şeyhülislamın da onayı bulunurdu (İnalcık 2000: 70). Zaten Padişahı bağlayan en önemli dünyevi önlem şeyhülislamlık kurumu idi. Onun da etkisi kişiden kişiye değişiyordu. Birazdan Şikayet Defterleri konusunu işlerken göreceğimiz gibi, merkezi bürokrasiye kimi kişi ve kurumlan halkın şikayet etmesi olası ise de Osmanlı'mn halkı ile ilişkisi tek yönlü, asimetrik bir ilişki idi. Osmanlı'da devlet-halk ilişkisi yöneten ağırlıklıdır. Yani Osmanlı modeli tüm öteki monarşik modeller gibi devlet daha doğrusu padişah merkezlidir. Bu da, not edilmesi gereken ikinci önemli noktadır. Halkın sorunları, kuruluşun ilk yıllarında, bizzat beyle halkın yüz yüze ilişkisi ile çözülebiliyordu. Osmanlı'nın ilk yıllarında özellikle Osman (1299-1326) ve Orhan (1326-1360) döneminde halkın bu hanlarla yüz yüze gelerek istek ve dilekte bulunması, şikayetlerini bildirmesi doğal ve geleneklerin izin verdiği bir uygulama idi. İlk dönemlerde Osmanlı beylerinin son derece sade ve gösterişsiz bir yaşamları vardı. Bir başka deyişle bir ölçüde halk ile beyin yaşamı ve sorunları arasında pek büyük fark yoktu. Bey, halktan mal mülk, yaşam biçimi ve en önemlisi saygınlık açısından farklılaşmamış idi. Örneğin hem Osman'ın hem Orhan'ın mal varlıkları birkaç koyun ve birkaç kap kaçaktan ibaretti. Bunlara, malım mülkünü sağa sola ve yabancı devlet adamlarına armağan olarak gönderen, doğru dürüst mal varlığı olmayan I. Muratı da (1360-1389) eklemek yanlış olmayacaktır (Nuri Paşa 1992: 20). Ancak ne var ki, okuma yazma bilmeyen Osmanlı'nın bu ilk üç padişahından sonra durum değişir. Yıldırım Bayezit'le (1389-1402) birlikte halktan farklı, biraz da halktan uzak yaşama biçiminin başladığım görmekteyiz (Hammer 1991: C.l, s. 110, Montaigne 1982: 223) . İstanbul'un alınışıyla birlikte ise durumun tümüyle değiştiğini, yönetimin halka karşı tutumunda önemli yenilik ve değişiklikler olduğunu bilmekteyiz. Fatih'le birlikte artık imparatorluk dönemi başlıyordu. Bir kere Fatih Sultan Mehmet artık sokaklarda dolaşabilecek zamana sahip biri değildi (Goowin 1998: 27). Ayrıca sultanın güvenliği ön plana çıkmıştı. Fatih'in seveni kadar sevmeyeninin de olması artık çok doğaldır. Dolayısıyla sultanın güvenliğiyle ilgili özel önlemler gerekmektedir. Bu amaçla oluşturulan koruma birimleri ve kurumlar, padişahın halkla ilişkisinde önemli bir başka engeldir. Bundan böyle bu koruma ve korunma anlayışı, halkla ilişkiye önemli sınırlamalar getirdiği gibi yönetimin en tepe noktasında bulunan karar alıcısının yani padişahın bilgi belleğinin genişlemesine de engel olan önemli bir etmendir. İşte Fatih'in aldığı ya da almak zorunda kaldığı alanımızla ilintili birkaç önemli karar ve uygulama : İstanbul'un alınışından soma Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) yaptığı düzenlemelerle, aldığı kararlarla bazı uygulamaları yasaklamıştır. O güne değin herkese açık olan, özellikle halka açık olması nedeniyle de ilginç bir halkla ilişkiler örneği oluşturan, divan toplantılarıyla ilgili bazı sınırlamalar, bazı yasaklar getirilmiştir. Örneğin bir Türkmen toplantı sırasında divan odasına kadar girip elinde bir dilekçe ile "Devletli hünkar hanginizdir? " diye sorar. Fatih, kendisinin o sırada divanda bulunan yöneticilerle karıştırılmış olmasından son derece rahatsız olmuştur. Bu sözlerden çok hiddetlenmiş ve aym zamanda üzülmüştür. Sonuçta divanda vezirlerle toplanmayı ve bu toplantıları halka açmayı, toplantılara halkı davet etmeyi yasaklar. Bundan böyle divan padişahsız toplanacak ancak halk gerektiğinde yine divana başvurabilecektir ve toplantılara sadrazambaşkanlık edecektir. Fatih Sultan Mehmet bundan soma bu toplantıları bir süre kafesarkasından izlemiş daha soma da boşvermeyebaşlamıştır (Hammer 1991: C. 2, s. 184, NuriPaşa 1992: 65). Ünlü bir tarihçinin yorumunagöre "Bundan soma halkla temas azalmış hatta yok olmuştur. Vatandaş ile devlet arasındakiperde giderek kalınlaşmıştır."(Uzunçarşılı 2003: C.l, s. 499). Ayrıca günümüzde önemli bir halkla ilişkiler yöntemi olan ve oldukçayaygın olduğunu bildiğimiz "eş, dost, akrabaya da yönetici çevre ile birlikte yemek yeme"usulü Fatih Sultan Mehmet tarafındanyasaklanmıştır. Oysa bir çok ülkede birlikteyemek yeme sırasında devlet sorunlarıkonuşulup tartışıldığı gibi halkın sorunlarına dadeğinilip bunlara çözüm aranıyordu. Kısacasıbu yemekler, halkın değişik türdeki sorunlarının hatırlanması, görüşülmesi ve onlara çözüm bulunabilmesi için iyi birer fırsattı. Fatih kanunnamesinin bir maddesinde "İrade-i mahsusam zatı şahanemle birlikte hiç kimsenin taam etmemesidir. Eski usulü kaldırıyorum." hükmü bulunmaktadır. Bu emirle Fatih bundan böyle kendisiyle birlikte yemek yenmesini yasaklamaktadır (Yücel ve Sevim 1990: C.2,s.l93). Bu yasak Osmanlı'nın son dönemlerine kadar sürmüş, padişahlar yemeklerini tek başlarına yemişlerdir. Kaynağı ve yaratıcısı kim olursa olsun bu uygulama, bir açıdan padişahın yalnızlığa itilmesinin ilk işareti, ilk belirtisidir. Sistemin ikinci yanım oluşturan halk (tebaa) açısından durum çok daha farklıdır. İstanbul'un alınışından soma kendilerine iş sahası açılacağım ve saygınlık göreceklerini sanan Türkmenler Anadolu'dan akın akın ve iş, güç sahibi olmak hevesiyle, büyük bir heyecan içinde İstanbul'a gelirler. Gelirler ama, ne yazık ki hevesleri kursaklarında kalır. Çünkü Fatih Sultan Mehmet, önceleri İstanbul'a yerleşmeleri için davet ettiği bu insanları, bırakın devletin üst düzey görevlerini, orta düzey görevlerde bile kullanmayı düşünmez ve gelen istekleri, toplu önerileri geri çevirmeye başlar. Fatih Orta Asya'dan beri var olduğunu bildiği köklerine, yani Kayı'ya bundan böyle ilgi duymaz, onlarla her türlü bağıntıyı yavaş yavaş kesmeye başlar. Önemle belirtmek gerekir ki, İstanbul fatihi Anadolu insamna yani Türklere sırt çevirmiştir, artık Batıya dönüktür (Avcıoğlu 1982: C. V, s. 2268, Lamartine 2005a: C. 1, s. 353). Yönünü Balkan'lara doğru, İtalya'ya doğru çevirmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan sonra başta Kapadokya, Pontus bölgesi olmak üzere Sırbistan, Mora ve Karaman'dan İstanbul'a ahali göçürür. İstanbul'a göçürülen bu insanlardan yalnızca Karamanlılar Türk'tür. O da bir kısmı. Çoğunluk Karamanlıdır ancak bunlar aslen Rum ve Ermenidir. Karaman'dan gelen Türklerin önemli bir bölümü umduklarım bulamadıklarından bir süre sonra, onlar da geri döner. Ayrıca İstanbul, Selanik'le birlikte bir süre soma yoğun bir Yahudi göçü almaya başlar (Hammer 1991: C. 2, s. 134, Ortaylı 2006: 13). Devletin en basit ve kolay görevleri bile devşirmelere ve gayrimüslimlere emanet edilir. Sistemin işçi gereksinmesi de Türkler dışından karşılanmaktadır.Hatta Fatih'in vezir-i azamı olan Rum Mehmet Paşa, İstanbul'a gelen Türklerden ağır vergiler alarak İstanbul'un Türkleşmesini önler (Sevinç 2005: 297). Bu politika, yine Rum asıllı iki vezir-i azam İshak ve Mahmut paşalar zamanında da devam eder. Fatih bu durumu adeta seyreder. Bütün bu gelişmelerden Fatih'in haberdar olmadığım söylemek pek olası değildir. Bu ve benzeri olaylar Anadolu'dan gelen Türkleri çok üzer ve sarsar. Anlaşıldığı kadarıyla Fatih İstanbul'u Türkleştirmek için bu kenti önce Türklerden temizlemeye, kurtarmaya yönelmiştir. Bir yazarın çok yerinde belirttiği gibi, fetihle birlikte Bizanslılar mağlup olmuş fakat mağdur olmamışlardır . Yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla Anadolu Türkünün kötü talihi bu dönemlerde başlamıştır. Anadolu insammn devletiyle didişmesinin, halkla iliş¬kiler açısından son derece kötü diyebileceğimiz gelişmelerin başlangıç tarihi bu dönemlerdir. Kişi adlan bile değişmeye başlar. Türkmen ve Orta Asya kökenli olup Kayı boyunun sürekli kullandığı örneğin Aktimur, Esibey, Sarubatı, Kutalmış, Balabancık, Karaçebeş, Ertuğrul, Yörgüç, Samsa, Akçakoca, Konuralp, Turgutalp, Alpaslan gibi isimlerin yerini, Abdülhamit, Abdülmecit, Şerafettin, daha somaları da Vahdettin gibi isimler almaya başlar. Osmanlılar çocuklarına, şehzadelerine; Türkmen atalarım Orta Türkistan'da İslamlaştırmak amacıyla öldüren Arap komutanlarının adlarım vermekten çekinmemişlerdir. Aslında Türk tarihinin hiç bilinmeyen bir yam olan Türklerin Müslümanlaşması M. S 700lerden başlayarak çok uzun süren ve bir çok savaştansonra gerçekleşmiştir. Bu olaylarda yüzbinlerceTürk öldürülmüştür. Türklerin devletle ilişkilerinde dolayısıyla halkla ilişkiler uygulamasındaönemli bir nirengi noktası olan Müslümanlık,bir çok Türk geleneğini etkileyip değiştirdiğigibi, halk ile yönetimi kalın çizgilerle birbirinden ayırmıştır . Devlete saygı ve itaat, tamıkorkusu üzerine oturtulmuş, onaendekslenmiştir. İslam, cami kurumu ile önemli bir halkla ilişkiler alam yaratmıştır. Yine cami ile birlikte siyasal iktidarın eline önemli bir ideolojik araç geçmiştir. Kimi dev¬letlerin bunu çok iyi kullandığım bilmekteyiz. Cami ibadet yamnda önemli bir duyuru merkezi, dertleşme ve bilgi değiş tokuş mekanıdır. Bir çok örnek bize kanıtlamaktadır ki cami avlusu etkili bir halkla ilişkiler ortamıdır. Bu arada ev düzeni, yemek yeme biçimi değişir. Yemekler değişir. Türkmenlerin aksine Osmanlı'da mutfak öne çıkar. İstanbul çağlar boyunca Anadolu'nun yemek yemeyi bilmediğini sık sık dile getirir. Çeşitli törenlerde usuller değişir. Yukarıda belirttiğimiz değişikliklerin önemli bir bölümü Bizans'tan gelin olarak alınan kızlar aracılığıyla olur. Sözgelimi zeytinyağlı yemekler başta olmak üzere çeşitli yemekler Osmanlı mutfağına girer. Değişikliklerin bir kısmı da İstanbul'un alınışından soma kurumsal olarak ortaya çıkar. Rumla, Ermeniyle, Museviyle yanyana yaşamak çok şeyi etkilemiştir. Aslında sık sık kullandığımız "İstanbul Beyefendisi" terimi Türk olmakla birlikte Rum, Ermeni hatta Musevi kültüründen etkilenmiş hatta onu özümsemiş, insan ilişkilerinde kibarlığı ön plana çıkarmış kentli kişiliği anlatmaktadır ve tümüyle köylülere karşı olmasa bile Anadolu'yu karşı, onu küçültmek için kullanılan bir terimdir. Bütün bunların doğal sonucu olarak da devletin halkına bakışı da değişir. Orta Asya geleneğindeki eşitlik ya da birlikteliğin yerini derin çizgilerle birbirinden ayrılan saray - halk ayrımı alır. Bu halkla ilişkiler açısından dikkate alınması gereken bir başka noktadır. Türkmenin bilmediği top, bir savaş teknolojisi olarak atın önüne geçer. Müthiş bir ateş gücüne ulaşan Osmanlı ordusunun önünde kimse duramaz. Dolayısıyla bu yöneten -yönetilen ilişkisi başta Anadolu olmak üzere tüm Balkanları, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi birbirinden çok uzak ve farklı yerlerin ortaklaşa yönetim özelliği olur.
__________________ Gökyüzünde değilsin yalnız Bir yanın ay bir yanın yıldız Efsaneler yerde sürünsün Kartalım göklerde süzülsün Beşiktaşlıyız Beşiktaşlı Anlayamaz kimse bu aşkı Bekçisiyiz Kopsa Kıyamet Siyah beyaz bize emanet ! Sen neredeysen oradayız biz Ne dağlar engel ne de deniz Sonunda ölüm bile olsa Son nefeste bilki senleyiz | |
| | |
| | #2 (permalink) |
| Osmanlının, Günhan kolunun, Kayı boyundan geldiğinin tek kanıtı olan ve Sultan Murat'ın bastırdığı paranın altındaki özel işaret bile Fatih zamanında paradan silinir. Bu işaret V biçiminde olup Kayı'mn işaretidir. Orta Asya'dan beri çeşitli gereçlerde, silahlarda, ev eşyalarında bir simge olarak kullanılagelmektedir. Bu gelenek de İstanbul'un fethedilmesi ile birlikte uygulanmaz olur, son bulur (Altan 2002: 148). Yine İstanbul'un alınması ile birlikte Osmanlı'nın siyasal ve yönetsel sisteminde son derece önemli gelişmeler ve değişiklikler olur. Fatih döneminden itibaren Türk toplumunun gazilik, cihad, Müslümanlık ve beylik ruhu yerine, her çeşit din ve milliyeti bir araya getiren imparatorluk ruhu geçince Anadolu'dan türeyen çiftbozanları (işsiz insan) iş alanlarına doğru götüren kanallar tıkanmaya başlar. Osmanlı'nın var olan iş yerlerine Rum, Bulgar, Arnavut, Kafkasyalı, Romen hatta Macar gibi değişik uluslardan insanlar çalışmak amacıyla akın eder (Akdağ 1975: 97). Anadolu inşam işsiz ve güçsüz kalır. İstemedikleri ve beklemedikleri bu gelişmelerden soma büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Türkmenler gerisingeri Anadolu'ya dönerler. Gerçi bir kısmı, yeni fethedilen yerlere yerleştirilseler de, sözgelimi başta Karaman ve Konya olmak üzere bir çok bölgeden İstanbul'a fakat özellikle Balkanlara ve Ege adalarına ahali kaydırılmış olmasına karşın Anadolu'da çoğunluğu saran küskünlük, bir süre sonra kızgınlığa dönüşür. Fatih'e çocukluğundan beri çok emeği geçmiş hocası, aym zamanda sekiz yıl şeyhülislamlık yapmış Molla Gürani başta olmak üzere Akşemsettin, Molla Hayrettin, Molla Ayaş daha bir çok dönem bilgini, aydım; olup bitene üzülerek İstanbul'u terkederler . Fatih döneminin sonlarına doğru İstanbul'da yerleşik halkın üçte ikisi gayrimüslim halktan oluşmaktadır. İstanbul popülasyon itibariyle tam bir kosmopolit görünüme sahiptir (Yetkin 2003: 183). Osmanlı devletinde beylerin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethine kadar devam etmiştir. Fatih, Çandarh Halil başta olmak üzere (Çandar ya da Cendere, Nallıhan'ın bir köyüdür) öteki bazı yöneticilerin yeteneksiz çıkmaları, eğitimlerindeki eksiklik ve özellikle Bizans'tan rüşvet almaları sonucu bunlarla çalışmayı durdurmuştur. Ama bu görünürdeki gerekçedir. Asıl gerekçe değişik nedenlerle de olsa Fatih Sultan Mehmet'in Anadolu Türklüğüne sırt çevirmesidir. Türkmenlerin yani Anadolu Türkünün önünü kapatan bu talihsiz gelişmeler ne var ki sonuçları açısından da üzücü ve inciticidir. Türkmenlerin yerine devşirmeler bürokratik görevlere gelmeye başlar. Yani Fatih, Bizans aristokrasisini taklit ederek, Türk aristokrasisi yerine devşirme sistemini yerleş¬tirmeye başlamıştır. Artık bundan soma salta¬nat usulünü kuran İstanbul fatihi, bu gelişme¬lerden kuvvetlenmiş olarak çıkar ve devletin bütün işlerini kendi üzerine alır, uygun gör¬düklerini de devşirmelere bırakır (Uzunçarşılı 1984: 44). Dolayısıyla bu gelişmeler Anadolu'da, İstanbul'a ve Osmanlı'ya küs, kimi kez de kin dolu, geniş bir kitle yaratır. Başta Karaman olmak üzere Orta Anadolu'nun çok zor denetim altına alınabilmesi,Yavuz Sultan Selim'in Anadolu'da çok zorlanması, güçlüklerle karşılaşması; bölge halkımn iki de bir başkaldırması nedensiz değildir. Bu olayları yalmzca alevi-suni ayrımıyla açıklamak da yetersiz kalır. 1481'de Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan Osmanlı tarafından denetim altına alınmış olmasına karşın Adana, Malatya, Diyarbakır hala Osmanlı'mn değildir. Osmanlı bu bölgelerde çok zorlanmaktadır. Bölge halkımn Osmanlı'ya güveni yoktur. Fatih Sultan Mehmet ile başlayan bu tatsız olaylar daha soma yıllarca sürecek halk-devlet ilişkilerindeki aksaklık ve yanlışlıkların temel taşım oluşturur. Yine bu olaylar ve onu izleyen, tamamlayan gelişmeler nedeniyledir ki Osmanlı'mn, basit de olsa, halkla ilişkileri güzel sıfatlarla anılmaz. Burada önemle belirtmek gerekir ki İstanbul'aMüslüman olmayan nüfusun yerleştirilmesi ileilgili çalışmalara yalmzca Fatih Sultan Mehmetrastlanmaz. Yoğunluğu az olmaklabirlikte Yavuz Sultan Selim zamamndaKafkasya'dan, Şam'dan Hıristiyanlar, Fatih veKanuni döneminde Sırplar, II. Bayezit döneminde Moldovyahlar, Bulgarlarİstanbul'un çeşitli yerlerine yerleştirilmişlerdir. İstanbul'un nerdeyse her semtinin farklı dili, farklı dini ve farklı görenekleri vardır (Mantran 1962: 44 vd). İstanbul kapılarım Rumlara, Ermenilere Musevilere açmış,ama bir çok ulusa karşı gösterilen hoşgörü Türklerden esirgenmiştir (Yetkin 2003: 407). İşte bütün bu gelişmelerle Anadolu'dayüzyıllarca sürecek ayaklanmaların tohumuböylece atılmış olur. İş bununla da kalmaz. İstanbul'a alınmamanın, İstanbul'dankovulmanın, ihmal edilmenin, bir yana itilmenin yanında; bir süre sonra celali, isyancı, yörük, alevi gibi gerekçelerle özbeöz Türk olan Anadolu insanları devşirmeler tarafından yine Anadolu'da katledilmeye başlar. Kendisi bir Hırvat devşirmesi olan Kuyucu Murat Paşanın Anadolu'da 20.000 insan öldürdüğü bilinmektedir. Arnavut asıllı Köprülü Mehmet Paşa'da az adam öldürmez. Bunlara Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve IV. Murat'ı (1623-1640) da eklemek gerekir. İstanbul, Anadolu halkına karşı hiçbir zaman misafirperver davranmamıştır. Bu her zaman böyle olmuş ve kammca İstanbul, Türkler tarafından asıl olarak 1950'lerden sonra zaptedilmiş, bu ahali İstanbul'un birçok yerinde kendilerine özgü mahalleler kurmuş, kimsenin itibar etmediği işlere, mesleklere yönelmişlerdir. Bugün İstanbul'un beşte üçü bu insanlardan oluşur. Kurtuluş Savaşı ile birlikte Türkiye'nin mukadderatının İstanbul'a bırakılamayacağı ilkesi benimsenmiş daha sonra da Cumhuriyetle birlikte bunun gerekleri yavaş yavaş yerine getirilmiştir. Yani Anadolu İstanbul'dan intikam alma fırsatım ancak Cumhuriyetle birlikte yakalayabilmiştir. DEĞİŞİK DÖNEMLERDEN HALKLA İLİŞKİLER ÖRNEKLERİ Cihan padişahı olarak adlandırılmasına karşılıkKanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566),özellikle son dönemleri Osmanlı için tehlike çanlarının çalmaya başladığı dönemdir.Seferlerin çok uzaklara yapılmak zorunda olması, dolayısıyla maliyetin büyüklüğü sistemi zaafa uğratmaya başlamıştır. Ganimetmasrafı karşılamaz olmuştur. Ayrıca doğuyayapılan tüm seferler özellikle İran seferi parasalaçıdan devlete büyük bir külfet yüklemiş ancak karşılığında doğru dürüst bir şey alınamamıştır.Osmanlı İmparatorluğu'nu Batıyayönelmesinin en önemli nedeni, Balkanlar'a sonra da Avrupa'ya yapılan seferlerin savaş giderlerini rahatça karşılaması, sefer masraflarının fazlasıyla çıkarılmasıdır. Bu durumdan kuşkusuz önce yeniçeriler, timarlı sipahiler yani savaşan kesim hoşnut olmaktadır. Buralardan büyük ganimetlerle dönüldüğü ve yöre halkının her seferde kolayca vergiye bağlandığı bilinmektedir. Oysa Doğu'da durum böyle değildir. Sözgelimi 1553 yılında yapılan Nahçıvan ve İran seferi siyasal olarak bir yarar sağlamadığı gibi düşmanın ardında talan edilecek hiçbir şey bırakmadan çölden farksız olan İran bozkırlarına çekilmesi nedeniyle, ekonomik açıdan da tam bir fiyasko olmuştur (Sezgin 2005: 14). Ne var ki zamanla Batı'ya yapılan seferler de çekiciliğini yitirmiştir. Uzaklık dolayısıyla batı bölgelerine yapılan sefer sürelerinin uzunluğu maliyeti önemli ölçüde arttırmış, bu durum ister istemez sistemi bir çok yönden sarsmaya başlamıştır. Savaş yerlerinin çok uzakta kalması, sınırların çok ötelere dayanması aylarca yollarda kalmayı ve çok uzaklara gitmeyi gerektiriyordu. Bu durum ayrıca başka önemli sonuçlara da yol açtı: Seferler çok masraflı olduğundan timarlı iflasa sürükleniyordu. Kapıkulu gittikleri yerlere yerleşmiş olduklarından, yani çift ve çubuk sahibi oldukları için savaş, onlara da zor gelmeye başlamıştı. Meydan savaşları yanında gerilla ve yıpratma teknikli savaşların yaygınlaşması işleri büsbütün zora soktu. Özellikle Doğu'da, İran sınırında buna benzer bir durum yaşanmakta idi. Anlaşılacağı gibi, eskiye göre sefere katılma çok zahmetli ve tehlikeli idi (Akdağ 1975: 114). Üstelik Anadolu'da köylünün durumunun bozulması nedeniyle yaygınlaşmaya başlayan Celali isyanları (Yavuz Sultan Selim zamamnda devlete karşı ayaklanan Yozgatlı Celal ismine atfen bundan böyle Anadolu ayaklanmaları Celali İsyanları olarak anılır oldu) devleti uğraştırmaya ve üzmeye başladı. Bu gelişmeler devlet-halk ilişkilerinde önemli aksaklıklar ve bozukluklar olduğunun açık habercisidir. Bu iki farklı dünya arasında önemli sorunlar bulunmaktadır. Kanuni döneminden başlayarak Osmanlı yönetimini ciddi biçimde uğraştıran Celali isyanları, yani Anadolu ayaklanmaları belirtmek gerekir ki, Tanzimata kadar şekil ve zaman zaman da ad değiştirerek devam etmiştir (Çadırcı 1997: 63). Dolayısıyla halk-yönetim ilişkileri Anadolu'da olumsuz bir görünüme sahiptir, tatsız ve üzücü olaylarla doludur.Bu olayları yalmzca dini gerekçelere, mezhep ayrılıklarına, ayaklanan kitlelerin başındaki elebaşlarının özelliklerine bağlamak pek doğru gözükmemektedir. Ayrıca bilinmelidir ki,Kanuni dönemi sanıldığı gibi rahat bir dönem ya da refah dönemi değildir. (Ansiklopedik bilgi olarak belirtelim ki Osmanlı'da halkın en rahat ettiği, sorunların en aza inmiş olduğu dönem ortaokul ve lise kitaplarında eleştirilen, doğru dürüst anlatılmayan "Lale Devri"dir.) Anadolu inşam çok önemli sorunlarla boğuşmak ve onlarla başetmek zorundadır. İşsizlik, pahalılık, adam kayırma, rüşvet gibi toplumsal sorunlar bu döneme damga vurmuş gibidir (Akdağ 1975: 70 vd). İstanbul'da çoğunlukla Türkmen işsizlerin gittiği ilk kahve de 1553'de Kanuni döneminde açılmıştır (Akdağ 1975: 73). Busbecq adlı Kutsal Roma İmparatorluğu'nun İstanbul'daki elçisi Kanuni Sultan Süleyman ile beraber Nahçıvan seferinden dönerken Anadolu halkım çok perişan gördüğünü hele Amasya'mn sefaletine şaştığım anlatır (Busbecq 1939: 95, Braudel 1987: 105). Bu güzel kent aç, işsiz, güçsüz insanlarla doludur ve çok pistir. Osmanlı tarihinin her döneminde rüşvet, iltimas çok büyük ve yaygın bir yolsuzluk türü olmuştur. Sadrazamdan, esnafı denetleyen ve günümüzdeki belediye zabıta amiri anlamına gelen "muhtesibe" kadar her kesim ve kategorinin bu suçu işlediğini görüyoruz. Osmanlı tarihi aym zamanda bir rüşvet tarihidir.Bir yandan rüşvet alma öte yandan rüşvet almayı engelleme çabalan ve bunda başarılı olamayınca rüşvet alanın kellesinin vurulması ve tüm malına mülküne el konulması Osmanlı'da rutin hale gelmiştir. Kimler yok rüşvetçi sadrazamlar arasında...! İşte size rüşvet almayla ünlü birkaç ünlü kişi : Sultan İbrahim'in sadrazamı Hezarpare Ahmet Paşa (Öldürüldükten sonra etinin mafsal ağrılarına iyi geleceği yönünde çıkan bir söylenti üzerine cesedi halk tarafından paramparça edildiği için bin parça anlamında hezarpare lakabıyla anılır), Fatih'in Bizans'tan rüşvet almakla ünlü sadrazamı Çandarlı Halil Paşa. Rüşvetsiz iş yapmayan ünlü vezir-i azam, Merzifonlu Karamustafa Paşa ve daha niceleri. İrili ufaklı her yönetici bu suça bulaşmıştır ve rüşvete imparatorluğun her bölgesinde rastlanmaktadır. Daha doğrusu rüşvet hem her kişiye hem de her işe bulaşmıştır. Sözgelimi onsekizinci yüzyıldan başlayarak yeniçerinin bir kesimi rüşvet vererek savaşa gitmekten kurtulmuştur. Esnaf sürekli olarak muhtesibe küçük miktarlarda da olsa rüşvet vermektedir. Ama en kötüsü Osmanlı'da yargının yani kadılık kurumunun tüm çalışanlarıyla birlikte, Sultan Bayezit'ten başlayarak, boğazına kadar rüşvete batmış olmasıdır (Hammer 1991: C. 1,s. 208). Osmanlı'mn "Mühimme Defterleri" (Bu defterler padişahın emirlerinin yazılı olduğu, ilgili kent ya da yerle ilgili önemli açıklamaların da bulunduğu tutanaklardır. Dolayısıyla bu defterlerin sosoyolojik özellikleri bulunduğu anlaşılmaktadır) ve belirli ölçüde de yargı kararlarının yer aldığı Şeriyye Sicilleri Osmanlı'da halkla ilişkilerin adeta röntgen filmini vermektedir. Bu defterlerden çıkan sonuçlara göre Osmanlı'da halkın büyük bir kısmı, ödeme gücünü aşan vergiden çok çekmiştir. Halkın büyük kısmı adaletsiz vergiden şikayetçidir (Ankara Şeriyye Sicili No 10, s. 220; Sicil No 11, s. 241). Yine halkın büyük bir bölümü yerel yöneticilerin keyfi davramşlanndan bunalmaktadır ve bu durumdan yakınmaktadır. (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Mühimme Defteri No. 75, s. 43). Cezalar çok yüksek ve adaletsizdir (Ankara Seriye Sicili No. 6, s. 258; Kayseri Şeriyye Sicili No 9, s. 343). Yöneticiler iyi yönetememekte ve yanlış yapmaktadır (Ankara Seriye Sicili No 10, s. 238) . Ne var ki, bu masum isteklere önce kulak veren ve gereğini yapmaya çalışan devlet, bu yakınmalar ileri gittiğinde ve eylemli hal aldığında, silah ve güç kullanmaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Halkın özellikle Anadolu halkının sık sık yüksek vergi ve keyfi yönetim davramşlanndan bunalıp isyana varan tepkiler gösterdiğini ve bunlann da çoğunlukla acımasız biçimde bastınldığını bilmekteyiz. Bu yaygın uygulama Osmanlı'da halkla ilişkiler anlayışının nasıl ve ne düzeyde olduğunu açıkça göstermektedir. Fakat bunun yanında yine Osmanlı'da kimi uygulamalann, halkla ilişkiler alanında güzel ve ilginç örnekler olduğunu görmekteyiz. Gerçi bu tür uygulamalar, tüm Osmanlı'ya özgü planlı halkla ilişkiler uygulaması olarak görülmese de yine de halkla ilişkiler tarihindeki yerini almalıdır. Çok ender da olsa bu tür kurumsal tavırlara Osmanlı tarihinde zaman zaman, dönem dönem rastlanılmaktadır. İşte ilginç örneklerden biri: Kanuni Sultan Süleyman döneminde sadrazam İbrahim Paşa, aym zamanda Kanuni'nin damadıdır, Mısır'daki huzursuzluğu gidermek üzere büyük bir orduyla bu ülkeye gider. Mısır'da kentlerde sürekli tellal dolaştırır. Halka yaptığı duyurularda yerel yöneticilerden şikayeti olanların, bunlardan zarar görenlerin, zulüm görenlerin hiç kimseden çekinmeden şikayetlerini kendisine ya da yönetimine bildirmelerini ister. Bir çok kişi Osmanlı'ya başvurur ve bunlar teker teker dinlenerek haksızlığa uğrayanların mağduriyetleri giderilir (Hammer 1991: C. 3, s. 33). Bu çalışma sırasında hiçbir din ve ırk farkı gözetilmez. Bu tutundurma çalışması çok insanın gönlünü alır ve Osmanlı'dan hoşnutluğu büyük ölçüde artırır. Bu uygulamanın başarılı sonuçlar vermiş olduğundan dolayıdır ki, benzer türde halkla ilişkiler uygulamalarına bir süre soma Arnavutluk ve Sırbistan'da da rastlanır. Çok önemli bir başka nokta, padişahların özellikle İstanbul'da devletin başında bulunduklarım sıkı kurallar koyarak hatırlatma yoluna gitmeleridir Zaman zaman eyaletlerde de rastlanılan bu uygulama halkla ilişkilerde önemli bir sorun eksenidir ve olumsuz bir nokta olarak not edilmelidir. Sözgelimi Sultan İbrahim (1640-1649) kent içinde atarabası kullanımını yasaklamıştır. Bir gün büyücüsüne giderken yolda bir at arabası gördüğü anda hiddetlenmiş ve sadrazamı Salih Paşayı hemen oraya çağırtıp önlem almadığı bahanesiyle paşanın kellesini vurdurmuştur (Koçu 1971: 19). Böylesi haksız güç gösterimlerine Osmanlı tarihinde sık sık rastlamr. Her cemaatin kendisini ayrı bir renkle temsil ettiği İstanbul'da padişah buyruğu doğrultusunda Müslümanlar sarı, Ermeniler kırmızı, Rumlar siyah ve Yahudilerin mavi renkte ayakkabı giymeleri zorunluydu. IV. Mehmet (1649 -1687) düğünü yapılmakta olan ve san ayakkabı giymiş bir Ermeni damat görmüş ve adam sırf bu yüzden gerdek yerine mezara gitmişti (Hammer 1991: C. VI s. 97). Yine aym padişah zamanında Hıristiyanların başlarına sarık sarmaları (Bu kararın gerekçesi Müslümanlarla karıştırılmamak idi) ve ata binmeleri yasaktı. Kiliseler yürüyüş düzenleyemez, yürüyüşlere destek veremezdi. Gayrimüslimler hiçbir şekilde silah ve bıçak taşıyamazlardı. Devlet bu insanların silahlarım iki de bir müsadere ederdi. Bu kurallara özellikle İstanbul'da çok dikkat edilirdi ve devlet de konulmuş yasaklan ciddi biçimde gözetirdi. Bu buyruklara uymayana çok ağır cezalar verildiği bilinmek¬ tedir (Halife 1976: 147). Halka getirilen sınır¬ lamalardan bazılan yalmzca Hıristiyan uyruk içindir ve içlerinde gülünç olanlar vardır. Ba- zılannın uygulanma gerekçeleri ise hâlâ bilin¬ memektedir. Konulan yasaklann yerel olduğu, ciddi olmadığı ileri sürülse de, bir dönemdeki yaklaşımı ifade etmesi açısından ilginçtir ve not edilmesi gerekir. Örneğin Sultan İbrahim döneminde Rumlara, Ermenilere, Musevilere ve öteki gayrimüslimlere hamamlarda nalın verilmezdi. Bu insanlann Müslümanlardan ayn kumalarda yıkanmalan gerekiyordu. Peştemallanna halka takmalan da zorunlu idi. Getirilen bu sınırlama yetersiz bulunmuş olacak ki III. Ahmet'in (1703-1730) sadrazamlanndan Kalaylıkoz Ahmet Paşa, bu halkalar yerine peştemallara çıngırak takılmasını zorunlu hale getirmişti (Koçu 1971: 95) Gayrimüslimlerin sokakta kaldınmdan yürümeleri yasaktı. Bazen de devlet bunlann evlerinin hangi renge boyanacağım ya da badana edileceğini saptar ve buyruğa uyulmasını gözetirdi (Karal 2000: C. VI, s. 9). Osmanlıda halkla ilişkiler aslında toplumun yansı için yani erkek nüfus için bir anlam ifade ediyordu. Çünkü kadınlar toplumsal sistemin, yönetsel sistemin, siyasal sistemin hatta günlük yaşantının dışında tutulmuşlardı. Osmanlı düzenlemeleri ve uygulamalan yalmzca erkekleri muhatap almıştır. Kadınlar için devletin getirdiği kurallar yalmzca sınırlayıcı ve yasaklayıcıdır. İşte bunlardan birkaç örnek: Kadınlann belirli saatlerden soma dışanda dolaşmalan yasaktı. Kadınlann aynen Roma İmparatorluğunda olduğu gibi devlet dairelerinde çalışma-lan yasaktı. Kadınlar vergi ödemezdi. 1573 yılında erkeklerle bir araya geliyorlar diye kadınlann, o zamanlar çok meşhur olan Eyüp kaymağı yemek üzere bu semtteki kaymakçılara girmeleri yasaklanmıştı. III. Selim (1789 -1807) zamanında çıkanlan bir emirname ile kadınlann vücut hatlan belli oluyor diye Engürii şalisinden (Angora) entari kestirip giymeleri yasaklanmıştı. Aynca bunlan diken terziler dükkanlannın önünde idam edilecekti. Fatih'ten Abdülhamit dönemine kadar geçerli olan padişah fermanına göre, kayıklara erkek ve kadımn birlikte binmesi yasaktı. Gerekçe olarak 'kayıkta fuhuş yapılıyor ve kayıkçılar büyük paralar alıyor' deniyordu (Koçu 1971: 81). Halk Dilekçeleri Osmanlıda halkla ilişkiler kimi kez devletin yöneticileri ile halkın karşı karşıya gelmesiyle olabileceği gibi kimi kez aracılar eliyle yürütülürdü. Padişahın tebdil gezerek halkın durumunu gözlemesi zaman zaman rastlanılan ancak etkisi itibariyle cılız bir yöntemdi. Tebdil gezmenin kimi kez de ciddiye alınmayan, tuhaf karşılanan örnekleri vardı. Örneğin III. Osman (1754-1757) tebdil gezerken çarşıdan satın aldığı gözleme, kebab, leblebi, muhallebi gibi şeyleri herkesin gözü önünde, atımn üzerindeyerdi (Çadırcı 1997: 340). Tebdil gezen padişahlara dilekçe vermek yasaktı. Halkın arasında dolaşan III. Mustafa'ya mektup sunan Çorum Alaybeyi hayatından olmuştu (Uzunçarşılı 1984: 61). Bir süre sonra bu durumun değiştiğini ve halk istekleri konusunda sarayın daha duyarlı ve biraz daha açık davrandığım görüyoruz. Sözgelimi cuma selamlığına çıkan, yani her hafta değişik bir camiye namaz kılmaya giden padişahın eğerine halk dilekçe bırakabiliyor ve bu dilekçeler dikkate alınıyordu (Ortaylı 1987: 115). Saraya dönüşte de rikapdar ağa bu dilekçeleri topluyor ve yönetime sunuyordu. Bu dilekçelerin incelendiğini, daha soma da gereğinin yapılması için ilgili yerlere kimi kez padişah buyruğu olarak iletildiğini bilmekteyiz. Değişik dillerden yazıldığını bildiğimiz bu dilekçelerin "Osmanlı'nın Halkla İlişkileri" açısından önemli bir araştı¬ma konusu olduğuna değinmekle yetinelim. Osmanlı rejiminin halkın istek ve önerilerinden daha çok şikayetlerine önem verdiğini görüyoruz Başta İstanbul olmak üzere çeşitli büyük kentlerde kurulu daireler aracılığıyla halkın şikayetleri öğrenilip değerlendirmeye alınıyordu. Bu temel anlayış Osmanlı'da bir takım kuruluşlara vücut vermiştir ki, Divân-ı Hümâyûn Şikayet Kalemi bu kuruluşların en başta geleni ve en önemlisidir. Bu kuruluş dört asır boyunca imparatorluğun değişik bölgelerindeki tebanın her türlü şikayetini almış, incelemiş ve kimisinin gereğinin yapılması için çaba harcamıştır. Bu çok önemli bir saptamadır. Osmanlımn halkla ilişkileri konusunda çok önemli ip uçlarım açığa çıkarmaktadır. Şikayet mektupları Osmanlı'da halk şikayetlerini yansıtan en ilginç örnekler olduğu gibi Osmanlı'mn halkla ilişkileri hakkında da bir fikir vermektedir. Şikayet yoluyla hem görevlilerin işlerini doğru dürüst yapıp yapmadıkları denetleniyor hem de aksaklığın nerede olduğu saptanıyordu. 1649 yılına kadar bütün ferman, berat ve hükümler Mühimme Defterleri'ne kaydolunurken; bu tarihten itibaren yalnız devlete ait işler Mühimme Defterleri'ne yazılmış, şahsî davalara ait ferman, berat ve benzeri kayıtlar için Şikayet Defterleri adı verilen ayrı defterler tutulmaya başlanmıştır. 1742 tarihi¬den itibaren de şikayetler genellikle eyaletlere göre ayrı defterlere yazılmaya başlamıştır. Bu defterlerde dile getirilen yakınmaların, eleştirilerin konulara göre kaba taslak dağılımı şöyledir: Yöneticiler ve askerî yetkililerle ilgili şikayetler; eşkıyanın soygunları, adam yaralaması, adam öldürmesi, adam kaçırması; mahkeme kararına itiraz, insanların borç yada ala¬cakla ilgili şikayetleri, köylünün toprak anlaşmazlıkları, timarlı sipahinin vergiyi toplaya¬maması nedeniyle ileri sürdüğü şikayetler, esnafın muhtesipten şikayeti ve halkın esnaftan şikayetleri vb. gibi konulara ilişkindir. Başbakanlık arşivlerinde 1649-1837 tarihleri arasında tutulan 213 tane şikayet defteri bulunmaktadır. Bunlar atik (eski), rikap (padişah emrinde çalışan görevlilere verilenler) ve ordu şikayet defterleridir. Ayrıca 1504-1819 yılları arasında vezirlere verilmiş olan dilekçeleri içeren 38 adet defter (Bab-ı Asafi Defterleri) bulunmaktadır . Muhtesip İlke ve uygulama olarak devletle ilişki kadı ile ya da kadı kanalıyla olurdu. Kadı, köylünün ve kentlinin başvuracağı en yakın ve en yetkili ilk devlet temsilcisidir. O hem bir yargıç hem noter hem vakıf müfettişi hem de belediye başkanıdır. Halkın içine doğru uzanmış en uç ve ciddi devlet kurumu kadılık kurumudur. Esnafın ve tüccarın denetimini kendine bağlı olan muhtesip aracılığıyla kadı yaptırırdı. Muhtesip denilen ve görev açısından bugünkü belediye zabıta müdürüne, daha doğrusu belediye zabıta komiserine benzeyen kişiye bağlı koloğlanları (belediye zabıta memurları) esnaf denetimini yapar ve gerekli cezayı uygularlardı. Halk ile esnaf arasındaki ilişkide devlet; kadı, muhtesip gibi görevliler aracılığıyla sürekli vardı ve yine bu ilişkide devlet, her iki tarafı da hakkaniyet ölçülerine göre kollamaya çalışırdı. Muhtesip kadıya bağlı idi, ancak esnafı denetleme ve ceza kesme konusunda kendiliğinden hareket etme yetkisi de bulunuyordu (Mantran 1962:300 vd). Bir açıdan devletin esnafla ilişkisi, muhtesip aracılığıyla yürütülürdü. Muhtesip bütün esnafı denetler fazla fiyat belirleyen, kötü ürün satan, işe hile hurda karıştıran esnafa ceza keserdi (Kazıcı 2006: 53). Muhtesip meyve, sebze satanları, fırıncıları, kasapları, hamal esnafım, odun ardiyelerini, kayıkçı esnafım, esirci esnafın, hamamcı esnafım denetler, denetletir ve gerektiğinde ceza uygulardı. Halkın şikayetinin önemli bir bölümü esnafla ile ilgiliydi. Pahalı mal ve hizmet satışı, sağlıksız mal satışı en başta gelen şikayet konularıydı. Osmanlının her döneminde cami önemli bir halkla ilişkiler mekamdır. Burada yapılan dini söyleşiler, konuşmalar hatta hutbeler, cami avlusu sohbetleri yönetime ya da yöneticilere kimi kez tepki niteliğindedir kimi kez onay içerir, kimi kez uyarıcıdır kimi kez tehditlerle doludur. Bazı padişahların camileri özel dinlemeye almış olduklarım bilmekteyiz. Kitle iletişim araçlarından gazetenin sahneye çıkması için çok beklemek gerekmiş ayrıca gazeteler de çok sınırlı biçimde yönetim-yönetilen arasında halkla ilişkiler aracı rolü oynamıştır. Osmanlı yönetimi şeklen bir ayrıma gitse bile işin özünde tebaasım dinine ve milliyetine göre ayırmamış, eşit davranmaya özen göstermiştir. Ama bu alanda yine de çok sorun çıkmıştır. Metin Kazancı, Prof. Dr. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi
__________________ Gökyüzünde değilsin yalnız Bir yanın ay bir yanın yıldız Efsaneler yerde sürünsün Kartalım göklerde süzülsün Beşiktaşlıyız Beşiktaşlı Anlayamaz kimse bu aşkı Bekçisiyiz Kopsa Kıyamet Siyah beyaz bize emanet ! Sen neredeysen oradayız biz Ne dağlar engel ne de deniz Sonunda ölüm bile olsa Son nefeste bilki senleyiz | |
| | |